Bizimle iletişime geçin

Makale

Yerel Seçimler, Bölge ve Dünya Konjonktürü ve Olası Gelecek Perspektifleri Üzerine- 3

AKP gibi kendine özgü belirli bir ideolojisi ve ekonomi politiği olmayan derleme bir partinin, gerek iktidara gelebilmek ve gerekse 22 yıllık iktidarını sürdürebilmesi için, radikal İslami hareket ve tarikatlarla birlikte, radikal milliyetçiliğe de ihtiyacı vardı.

Seçim sonuçlarına ilişkin birbirini destekleyen ve biri diğerine tam karşı olan pek çok değerlendirme yapıldı. Benim olguların analizinden çıkardığım sonuç işe şudur: AKP’nin aldığı, %35 civarındaki oyun en az %10’u MHP tabanından gelen oylar olup, İYİ Parti’nin oylarının büyük bölümü ise milliyetçi ideolojinin ulusalcı formundan başka bir şey olmayan CHP’ye yönelmiştir. Milliyetçi ideolojinin diğer versiyonları olan Zafer Partisi ve BBP’’nin oylarındaki küçük düşme oranlarının ise bir yerel seçim için zaten fazla bir önemi yoktur. AKP, tıpkı, kendi öncülleri olan ANAP ve DYP gibi derleme bir parti olan zaten ideolojik bütünlüğü de olmayan bir partidir. Bunun en önemli nedeni, Türkiye ve Kürdistan coğrafyasında merkez sağa karşılık gelen ve örneğin, ABD’de Cumhuriyetçi Parti, Avrupa’da Muhafazakâr partilerin ideolojik içeriğine karşılık gelen merkez sağ partilerin, dinsel motiflerin siyasal biçimleri ya da milliyetçiliğin dinsel motiflerle harmanlanmış biçimleriyle ortaklaşmadan tek başına merkez sağ bir siyasal yapı oluşturmakta zorlanmalarıdır. Bu olgunun anlaşılabilmesi için, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana, egemen sınıflar ve bürokrasi içinde, devletçilikle, hür teşebbüsçülük ve laiklikle, şeriatçılık arasındaki çatışmanın tarihine ilişkin kimi yapısal çelişkilerin ortaya konulması gerekmektedir.

Cumhuriyetin kurucu ideolojisi olan Kemalizm, burjuva bir devlet aygıtı yaratırken, klasik feodalizme karşılık gelen kurumlarla birlikte hilafeti de kaldırmış ve böylece, hilafet gibi Anadolu coğrafyasında, özellikle, Alevi inancı üzerinde yüzlerce yıl despotik bir baskı uygulamış bir kurumu tasfiye ederek, Kürt ve Zaza kökenli Aleviliği değilse bile Anadolu Aleviliğini büyük oranda ideolojik olarak Cumhuriyete yedeklemiştir. Buna karşılık, Cumhuriyet öncesinde, İttihat Terakki içindeki ulusalcı unsurlarla, Türk İslam sentezci unsurlar arasındaki çatışmadan olduğu kadar, Prens Sabahattin tarafından temsil edilen, liberal burjuvaziye ve merkez sağa karşılık gelen eğilimler temelinde de şekillenen ve Cumhuriyet burjuvazisinin Muhafazakar sağ siyasetine karşılık gelen siyasal gelenek ise önce Cumhuriyetin ilk yıllarında CHP içinde yer almış ya da almak zorunda kalmış, sonrasında, 1925’de Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasını (TCF) kurmuş olan, içinde, liberal burjuva eğilimleriyle birlikte, şeriatçı eğilimlerinde bulunduğu, hatta, Türk ve Kürt toprak ağalarıyla birlikte, Şeyh Sait gibi hem şeriatçı ve hem de Kürt milliyetçisi gibi farklı kimliklerin Mustafa Kemal önderliğindeki CHP’nin devletçi ekonomi politikası ve laik çizginse karşı, liberal burjuvaziyle birlikte, daha çok Türk ve Kürt toprak ağalarının bir kısmıyla birlikte şeriat artığı unsurlarında ortaklaştığı siyasal eğilim ise ekonomi politikada “hür teşebbüsçülüğü” savunurken, bir taraftan da şeriatçı eğilimleri kendisine yedekleyerek, Kemalizm’e karşı güç kazanmaya çalışmıştır. 1925’de Şeyh Sait isyanından sonra bu partinin yasaklanmasıyla,1930’a kadar tek partili olarak devam eden süreçte, aynı yıl Serbest Fırka adı altında, yine, TCF’nin temsil ettiği eğilimler bir araya gelerek partileşmişlerse de Serbest Fırka’da bir yıl sonra 1931’de yasaklanmış ve tek partili süreç 1945’de Demokrat Parti’nin kurulmasına kadar devam etmiştir.

1945’de Demokrat Parti’nin kurulmasıyla başlayan, çok partili süreç, 1960, 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980’de darbelerle zaman zaman kesintiye uğrayarak bugüne kadar gelinirken, 1960’da Adnan Menderes şahsında DP iktidarına karşı yapılan darbenin başında Kemalist ordunun üst rütbeli subaylarının desteğinde hareket eden alt kadrolar vardı. Bu, darbe, DP’ye karşı halk desteğini arkasına alabilmek için Anayasa’da kimi biçimsel hak ve özgürlüklerde kısmi iyileştirmeler yaparak, egemen sınıfların bu iki kliği arasındaki iktidar çatışmasında Kemalist kliğin kitle desteğini, artırmak istemiş, böylelikle de darbeye bir toplumsal meşrutiyet zemini hazırlanmıştır. Sonrasında, 12 Mart ve 12 Eylül darbeleriyse, tamamen yükselen devrimci muhalefet şahsında, başta işçi sınıfı olmak üzere diğer halk sınıflarının hak ve özgürlüklerine karşı yapılmış, kitlelerin örgütlü mücadelesinin ortadan kaldırılarak, genel olarak bir toplumsal pasifizasyon hedeflenmiştir.

27 Mayıs 1960 Darbesi’nde, DP kliğine karşı, gençliği ve halk sınıfından kitleleri kendisine yedeklemek isteyen ordu ve bürokrasi içindeki Kemalist kadrolar, anayasal hak ve özgürlükleri biçimsel olarak genişletirken, aynı Kemalist ordu 12 Mart ve 12 Eylül darbelerinde bu kez, tamamen devrimci muhalefeti tasfiyeyi ve halk sınıflarının anayasal hak ve özgürlüklerini olabildiğince sınırlamayı amaçlamıştır. 28 Şubat 1996’da Kemalist ordu içindeki Batı Çalışma Grubu’nun başındaki Çevik Bir önderliğinde Erbakan Hükümeti’ne yapılan darbenin intikamı ise AKP iktidarı tarafından alınmış, bu post modern darbeyi örgütleyen başta Çevik Bir, olmak üzere Batı Çalışma Grubu tasfiye edilerek, yargılanmış ve mahkûm edilmişlerdir. Kuşkusuz bu, AKP etrafında birleşmiş olan merkez sağ muhafazakar liberal burjuva çizgi ile ittifak halindeki başta Fettullah Gülen Cemaati olmak üzere, çeşitli tarikatın ve onlara yedeklenmiş olan ülkücü MHP çizgisinin, T.C.’nin kurucu ideolojisi olan Kemalizm ile birlikte, Kemalist ordu ve bürokrasiye karşı, ilk kez bir darbe örgütleyebilecek kadar devlet aygıtı içinde etkili bir güç olmuştur.

DP’den sonra, AP, ANAP ve AKP tarafından temsil edilen merkez sağ burjuva liberal çizgi, kendi tarihsel gelişim sürecinde, özelikle, ordu ve bürokrasi içinde güçlü bir mevzi oluşturmuş olan Kemalist çizgi karşısında, her zaman, gerek kitle tabanı oluşturmak ve gerekse, coğrafyanın tarihinden gelen Sünni İslam temelindeki tarikatçı ve şeriatçı yapılanmalar aracılığıyla politik bir güç odağı haline gelebilmek için radikal dinci ve fanatik milliyetçi akım ve yapılanmalarla her zaman kol kola yürümek ihtiyacı duymuştur. Kemalist CHP çizgisi ise hemen hemen bütün tarihi boyunca, faşist Kemalist diktatörlüğü, daha çok, zaten, T.C.nin kuruluşundan beri hâkim olduğu ordu ve bürokrasi aracılığıyla sürdürme eğiliminde olmuştur. Fakat, Kemalist CHP çizgisi, 1945’de sona eren tek parti diktatörlüğünden sonra, günümüze kadar, ancak, Bülent Ecevit önderliğinde, çok kısa sürelerle iktidar olabilmişken, DP geleneğinin temsilcisi olan ardıllarının uzun yıllar boyunca iktidarda kalması, Kemalist ordu ve bürokrasinin de giderek devler aygıtı içindeki egemenliğinde gerek ideolojik ve gerekse siyasal politik olarak güçsüzleştirilmesiyle mümkün olmuştur.

Zaten, 1980’lerde Turgut Özal liderliğindeki ANAP ile birlikte Türkiye gündemine gelen ve finans-kapitalin ekonomi politik doğasına devletçilikten çok daha uygun olan neo-liberal politikalar karşısında da Avrupa sosyal demokrasisinin kötü bir karikatürü olan Kemalist devletçi CHP çizgisinin, emperyalizme bağımlı komprador kapitalizme mahkûm olan Türkiye gibi bir coğrafyada ne ekonomi politik ve ne de siyasal anlamıyla alternatif bir politik perspektif üretebilmesi mümkün değildi. Bu nedenledir ki 1980’lerden sonraki süreç yalnız coğrafyamızda değil ama hemen hemen bütün dünya konjonktüründe, sağ muhafazakâr neo-liberal çizginin sosyal demokrasi tarafından temsil edilen devletçi çizgi karşısında üstünlük sağladığı bir sürece de tanıklık etmektedir. Aslında, tüm dünyada 1970’lerin başından beri hakim hale gelmeye başlayan neo-liberalizm, yalnızca ekonomi politikada değil, burjuva devlet aygıtında da bir dizi revizyon gerçekleştirilmeden uygulanamazdı ve bu revizyonların gerçekleşme süreci de tüm yarı sömürge coğrafyalarda olduğu gibi bir dizi darbe ve karşı darbelerle biçimlenmek zorundaydı.

AKP gibi kendine özgü belirli bir ideolojisi ve ekonomi politiği olmayan derleme bir partinin, gerek iktidara gelebilmek ve gerekse 22 yıllık iktidarını sürdürebilmesi için, radikal İslami hareket ve tarikatlarla birlikte, radikal milliyetçiliğe de ihtiyacı vardı. 15 Temmuz darbe girişiminin bir karşı darbeyle bastırılmasından sonra, AKP içinde, etkin olan esas ideolojik eğilim, cemaatçilikten, radikal milliyetçiliğe dönüşmüş, T.C. nin, gerek sınıfsal, gerekse, milli meseleler bağlamında her sıkıştığı dönemde, onun kirli işlerine talip olmuş olan fanatik milliyetçi faşist ülkücü hareket olarak MHP çizgisi onun yardımına koşarak, kendisine, devlet, mafya, gladyo üçgeninde bir zemin tutmuştur. Yarı-sömürge bir coğrafyada, köylü sorununun halen çözülmemiş olduğu koşullarda ve köyden kente kesintisiz göçün yarattığı sosyoekonomik tablo etrafında, metropollerde proleterleşmeye zorlanan köylülüğün, montaj sanayinin sınırlı emek gücü talebi karşısında yoğun şekilde yaşamak zorunda kaldığı yoğun işsizlik sorunu, aynı zamanda devlet bürokrasisi ve “güvenlik” güçleriyle iç içe geçmiş olan bir ülkücü, fanatik milliyetçilik ideolojisi çevresinde mafyatik çeteleşmenin sosyoekonomik zeminini de ortaya koymaktadır.

Bugün, Fettullahçı yapılarla birlikte genel olarak cemaat yapılanmalarının AKP içinde kaybettiği mevkiler MHP çizgisi tarafından doldurulmuş, özellikle 15 Temmuz darbe girişiminin, bir karşı darbe ile bastırılmasından sonraki süreçlerde, gerek ordu ve polis teşkilatı ve gerekse bürokrasi ve MİT içinde ülkücü çizgi güç kazanarak, AKP içinde olduğu kadar tüm devlet kurumlarında hâkim çizgi haline gelmiştir. Ülkücü kitle tabanının oyları, yerel seçimlerde, MHP’nin güçlü olmadığı bölgelerde AKP’ye yönelirken, belediye kazanabilecekleri il ve ilçelerde MHP’ye yönelmektedir. Bu nedenle, 31 Mart seçimlerinde MHP ve diğer ülkücü partilerde görülen oy oranlarındaki düşme, ülkücü çizginin gerek devlet aygıtında ve gerekse kitle tabanındaki gerçek ağrılıyla doğru orantılı bir tablo ortaya koymamaktadır. Bugün gerek kitle tabanı gerekse devlet birimlerindeki kadrolaşma olarak, AKP-MHP iktidarını ayakta tutan çizginin esas olarak ülkücü çizgi olduğunu altını çizerek söylemek gerekir.

Bütün Cumhuriyet tarihi boyunca, devlet aygıtı içerisinde sivil faşist kitle tabanı ve paramiliter örgütlülüğü olarak da her zaman var olmuş ülkücü hareketin, tarihinin hiçbir döneminde olmadığı kadar devlet aygıtının bütün birimlerinde kadrolaştığı bir tarihsel süreçte dünya, bölge ve ülke konjonktüründeki her gelişmeyi, bölgesel ve dünya ölçeğinde zaten yaşanmakta olan çatışmaların, bir emperyalist genel savaşa dönüşme olasılığını, gerekirse mevcut burjuva demokrasisinin biçimsel içeriğini de rafa kaldırarak, seçimle iktidarda kalamayacağı koşullarda, sandığı da ortadan kaldırarak açık faşist terörist diktatörlüğü, iktidarını kalıcılaştırmak için bir araç haline getirme eğilimine bugün dünden çok daha yakın, çok daha istekli ve çok daha hazır olduğu fark edilmeli ve anti faşist, anti emperyalist, anti şoven toplumsal muhalefet, çok da uzak ve imkansız olmayan bu olasılıklar dikkate alınarak örgütlenmelidir. Ki, bizim, burada, kamuoyunun dikkatini çekmek istediğimiz, bu tehlikeli ve tehlikeli olduğu kadar bir iç savaş olasılığını da güncelleyen gelişmelere ilişkin eğilimlerin, MİT içinde de dünden çok daha güçlü bir kadrolaşma yaratmış olan ülkücü hareketin ağzından konuşan yandaş medya tarafından da giderek daha tehditkar biçimde dillendirildiğini, MİT muhabiri gibi çalışan gazetecilerden biri olan Nedim Şener’in, Hürriyet Gazetesi’nde yayımlanan makalesindeki şu sözlerden de fark etmek mümkündür:

Atatürk’ün kurduğu CHP, PKK terör örgütünün siyasi kolu PKK/HDP-DEM ile girdiği iş birliğinin esiri olmuş durumda. CHP’li seçmen tabanını da Atatürk adını kullanarak kandırmak ise Özgür Özel dahil CHP yöneticileri ile medyadaki etki elemanlarına kalıyor. Âmâ bu öyle kolay bir süreç olmayacak, bu kez Atatürk adını kullanmak da onları kurtaramayacak.’’ (Hürriyet- 22 Nisan 2024)

Yine, Devlet Bahçeli’nin 23 Nisan Bildirisi’nde başta, DEM Parti olmak üzere tüm devrimci muhalefete şu tehditleri savurdu:

“Türk bayrağını kabullenemeyen şerefsizlerin Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığından derhal çıkarılması, mallarına-mülklerine el konulması, bunun yanında DEM Parti hakkında kapatma davasının açılarak bölücü milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılması, müfettiş görevlendirilmesiyle oyalanmaktan ve zamana oynamaktan vazgeçilmesi, tarihe, ecdada, vatana ve millete namus borcudur. Türkiye Cumhuriyeti’ni sömürge ülkesi veya çadır devleti görenlerin taşıdıkları sorumluluk ne olursa olsun bedel ödemeleri hayat memat konusudur. Sandık sonuçlarını, bekamızın ve bağımsızlığımızın önüne, hatta üstüne çıkarmaya gayret eden terör maşalarının ateşle oynadıklarını ikazla bildirmek tarihi bir vazifemizdir. Bu nedenle, Millet Meclisimizin açılması ile başlayan sürecin manasını ayrıntıları ile bilmenin, devlet ve millet hayatımızda yeniden karşımıza çıkan tehditlerin doğru anlaşılmasında mühim bir tesiri olacağına inanıyorum. Türkiye’yi Mondros ve Sevr şartlarına tekrar sürüklemeye çalışan terör piyonları bu hesap hatasının sonuçlarına en ağır şekilde katlanmak durumundadır.”

Bahçeli’ni bu söylemleri üzerinden bizim dikkat çekmeye çalıştığımız bir emperyalist paylaşım savaşı ya da Kürt Hareketi’ne karşı, içerde ve sınır ötesinde kapsamlı bir imha savaşının gerekçe gösterilerek, mevcut her türden burjuva demokratik hakların askıya alındığı bir açık faşist militarist diktatörlüğe yönelme eğilimi ve olasılığının bugün, dünden çok daha güçlü bir olasılık olarak ortaya çıkma emareleri olarak, tüm toplumsal muhalefet, kitle örgütleri, sendikalar, sivil toplum örgütleri, meslek örgütleri, emekçi kitleler ve devrimci demokrat kamuoyu tarafından dikkate alınmalıdır.



Mayıs 2024
PSÇPCCP
 12345
6789101112
13141516171819
20212223242526
2728293031 

Daha Fazla Makale Haberler