Bizimle iletişime geçin

Makale

Kemalizm’in Muntazam Olarak Mahkûm Edilme İhtiyacı

Kemalizm’in devrimci ve karşı devrimci niteliğini nasıl ölçeceğimiz Lenin tarafından evrensel düzlemde yalınlaştırılmıştı. Kaypakkaya tarafından ise Türkiye ölçeğinde somutlaştırılmıştır.

Yaşam, muhtelif dönemlerde; geçmişte çözüldüğünü ya da aşıldığını düşündüğümüz bazı meseleleri, temcit pilavı misali yeniden önümüze çıkarıyor. Özellikle siyasal mefhumlar ve olaylar, sınıflar mücadelesinin ihtiyaçları, sürekliliği ve dengesiz gelişmesi eşliğinde bu hakikatten daha çok etkileniyor.

Bu anlamda coğrafyamız sınıf mücadelelerindeki en ünlü ve etkili temcit pilavlarının başında Kemalizm gelir. Egemen burjuva siyaseti için hem kurucu niteliğe sahiptir hem de her dönem kendini ideolojik olarak revize ederek, yeniden var olmayı becermektedir.

Kemalizm, karşı devrimci ve gerici niteliği, büyük sermaye sınıfının kurucu ideolojisi olması hakikatiyle; eylemi, düşüncesi, tarihselliği ve güncelliği ile yeniden çözümlenmesi ve “keşfedilmesi” gereken bir mefhum olarak karşımıza çıkıyor.

Kemalizm’i yeniden çözümleme ve “keşfetme” ihtiyacı, bugün dahi egemen sınıfların iktidarlarını tahkim ederken tarihsel-ideolojik referans olarak onu esas almalarından kaynaklanmaktadır.

Tabi, siyasal pratikte bu tarihsel referansa duyulan ihtiyacın nesnel dayanakları da bulunuyor.

Birinci dayanak uluslararası siyasal konjonktürdür. Küresel ölçekte; hem emperyalist ülkelerin hem de emperyalizme bağımlı ülkelerin egemen-burjuva siyasetlerinin birçoğunda; otoriter, faşist ve ulusçu yönelimler kurumsallaşmaktadır. Bu siyasal yönelimler son çeyrek asrın en ayırt edici siyasal hakikatinden biridir. Bu ayırt edici ve somut durum; Kemalizm’in otoriter, ulusçu ve faşizmle kesişen ideolojik hattıyla oldukça uyumludur.

İkinci dayanak ise yerel dinamiklere ilişkindir. Dünyadaki hâkim burjuva siyasetlere de uygun olarak, özellikle 2016 sonrasında, AKP-MHP rejimi devrimci-komünist hareketi muntazam olarak ezen, emekçileri baskılayan ve grev yasaklayan; “hepimiz aynı gemideyiz” şiarıyla “sınıfsız, imtiyazsız” bir “milli bütünlük” inşasını yeniden üreten; ulusal sorunda Kürtlere kök söktüren ve nefes aldırmayan bir siyasal hat izliyor.

2016 öncesi mahkemeye düşen Kemalizm, 2016 sonrasında İslamcılıkla barışık ve törpülenmiş bir biçimde, AKP-MHP rejiminin elinde yeniden üretildi. Bu nedenle, bugünkü rejimi İslamcı-Kemalist rejim olarak tanımlamak abartı olmayacaktır.

İşçi sınıfının ve ezilen milliyetlerin penceresinden baktığımızda günümüz iktidarının, Kemalist iktidarlarla çok fazla benzerlik gösterdiğini görebiliyoruz.

Grev yasağının sabitlenmesi ve komünizme karşı düzenli şiddet siyasetlerinde, AKP-MHP iktidarıyla Kemalist iktidarlar arasında hiçbir ayrılık yoktur.

Kemalistlerin “sınıfsız, imtiyazsız toplum” ideali ve sınıf mücadelesini bastırmak için yücelttikleri Türk milliyetçiliği, güncel olarak, AKP-MHP rejimiyle karşımıza “aynı gemideyiz” klişesi olarak çıktı. Ayrıca “tek millet, tek bayrak, tek devlet, tek vatan” perspektifi de Kemalist iktidar ile AKP-MHP iktidarı arasındaki ortak ideolojik-siyasal yaklaşımı temsil etmektedir. Hatta Kemalist iktidar ebedi ve milli şeflik makamlarıyla AKP-MHP iktidarlarının henüz erişemediği bir burjuva diktatörlük emarelerine sahipti.

Kemalistlerin Ağrı İsyanı sonrasında, belediyeler kanununu değiştirip, Türkiye Kürdistan’ında başlattığı kayyum rejimi bugün AKP-MHP rejimi eliyle hız kesmeden sürdürülüyor. (1) Özellikle bu konuda, Kemalist iktidar ile AKP-MHP iktidarı arasında muazzam bir süreklilik söz konusudur.

Ayrıca şunu da belirtmekte fayda var. İttihatçı iktidardan Kemalist iktidara miras kalan Türkleştirme siyaseti, Türkiye’de Kemalist iktidar eliyle yasalaşan burjuva laisizmini de İslamcı iktidara tasfiye ettiren sürecin başlangıç noktasıdır ve asıl gerekçesidir. Kemalizm’in Türkleştirme pratiği; Müslüman olmayan milliyetlerin kovulması ya da yok edilmesi, Müslüman olan bütün farklı milliyetlerin de Türkleştirilmesi pratiğidir. Türk-Sünni bir homojen toplumun/ulusun yaratılması Kemalizm’in Türkleştirme siyasetinin ürünüdür.

Kısacası; güncel resmi ideoloji olan Türk-İslam ideolojisi Kemalizm’in siyasal pratiğinin doğrudan sonucudur. Kemalizm’le Türk-İslamcılık arasında siyasal bir kopuş vardır ancak buna karşın, ideolojik açından aralarındaki ilişkinin adı sürekliliktir.

Elbette Kemalizm’in güncelliği yalnızca Türk burjuva siyasetinin hâkim fraksiyonun etkinliği ile sınırlı değildir. Kemalizm, kurucu parti CHP eliyle de güncellenmektedir. CHP tarihsel açıdan Türk burjuva devletinin kurucu fraksiyonudur; güncel olarak ise Türk burjuva siyasetinin daimileşmiş “ana muhalefet” fraksiyonudur.

CHP, yönettiği belediyelerde emekçileri ezen ve emekçi siyasetleri düşman gören yaklaşımıyla, ulusal sorunda AKP-MHP savaş tezkerelerini destekleyen Kürt düşmanı siyasal çizgisiyle ve tarikatlara karşı uzlaşmacı tutumuyla ideolojik olarak AKP-MHP rejiminin bir parçasıdır.

CHP ile AKP sınıfsal-ideolojik olarak kardeştirler. İdeolojik-sınıfsal açıdan, her ikisi de Türk büyük burjuvazisini temsil ediyor ve bu sınıfın çıkarlarını savunuyor.

Esasen teorik açından bu belirlenimi, en azından yüzeysel biçimde de olsa Türkiye sosyalist siyasetinin en geri unsurları dahi kabul etmektedir. Ancak bu belirlenimin, sosyalist solun geniş kesimlerince kabul görmesi meselenin yalnızca görünen tarafıdır. Ancak görünen ile gerçek arasında fark/çelişme vardır.

Meselenin görünmeyen tarafında yaşanan çelişmeleri iki başlık altında toplayabiliriz:

Birinci çelişme, Komintern’in Kemalist iktidarı ya da CHP’yi olumlamasından kaynaklanan geleneksel yaklaşımın yarattığı çelişmedir.

İkinci çelişme, siyasal pratikte AKP-MHP iktidarına karşı sosyalist solun anlamlı bir kesiminin CHP’ye yedeklenen ve CHP’yi destekleyen tutumundan kaynaklanan çelişmedir.

Birinci çelişmeyi açacak olursak; sosyalist solun önemli bir kesiminde “ilericilik-gericilik” ve “devrim-karşı devrim” mefhumlarının tanımlanışı, kuramsal olarak Marksist-Leninist perspektifle uyumlu değildir, hatta tam tersine Marksist-Leninist perspektifle kriz hâlindedir. Bunda Komintern’in Kemalizm’i olumlayan siyasal pratiğinin önemli bir payı vardır. Daha doğrusu “devrim” ve “ilericilik” tanımlanırken, Komintern çizgisi referans alınarak ideolojik tahrifata imkân bulunmuştur.

Komintern’in Kemalizm’e yaklaşımı, Kemalizm’le girdiği faydacı ilişkiden ötürü tutarsızdır. Komintern/ Tarihsel TKP Kemalizm’i sınıfsal olarak “milli burjuva” diye tanımladı. Bu belirleme, Kemalizm’in komprador sınıf niteliğinin yadsınarak, siyasal pratikte Kemalizm’in demokratik halk devriminde ittifak gücü olarak ele alınmasına yol açtı.

Bu meseleyi “Komintern’in Kemalizm tahlili ve Tarihsel TKP’nin hiçleşmesi(2) başlıklı yazımızda detaylı anlattık. Bu nedenle, bu yazıda Komintern’in Kemalizm’e ilişkin yaklaşımına kısa tutacağız.

Örneğin Mihri Belli’nin, karşı devrim sürecini 1942’de başlatan anti-Marksist belirlemesi de Komintern kritiği referanslı bir siyasal sapmadır. Elbette Belli’nin kendine has bir Kemalizm hassasiyeti ve yorumu vardır ama bu Belli’nin içinden geldiği siyasal gelenekle arasındaki bağı görmemize engel olmamalıdır.

Yine Belli’nin “Türkiye’ye emperyalist sermayenin at oynatmaya başlatmasının başlangıcı 1950’dir” belirlemesi de aynı mantığın ürünüdür.

Komintern’in ya da Tarihsel TKP’nin Kemalizm yaklaşımından ilk kez İbrahim Kaypakkaya devrimci-teorik bir kopuş yaşamıştır. Kaypakkaya Kemalizm’i komprador Türk ticaret sermayesinin ve toprak ağalarının siyasal temsilcisi olarak tanımladı ve Kemalizm’in gerici-karşı devrimci niteliğini gözler önüne serdi.

Bunun yanı sıra Kaypakkaya “Türkiye’de emperyalist sermaye, Kemalist iktidarın başından beri mevcuttur” diyerek, ciddi bir tarihsel tahrifata karşı da hakikatin bayrağını açmıştır. (3)

“İlerici” ve “gerici” olmanın ölçütü, sınıflar mücadelesinin ölçütüyle değil de burjuva laikliğine yaklaşımla ölçüldüğünde bütün işler karışıyor. CHP bir anda siyasal pratik açısından “ilerici” cepheye dâhil oluveriyor. Hâl böyleyken; anti-komünist ve ezilen ulus düşmanı siyasal figürler ya da hareketler, yalnız Kemalizm orjinli bir “laiklik” anlayışıüzerinden “ilerici” olabiliyorlar.

Lenin 1913 yılında, ilericiliği emperyalist-kapitalist sömürüye karşı çıkmak olarak tanımlarken, “‘İleri’ Avrupa’da ileri olan tek sınıf proletaryadır” diyordu. (4) Yani ilerici olmak, emperyalist-kapitalist sömürüye karşı emekçi sınıfların ve ezilen ulusların eşitlik ve özgürlük mücadelesinin yanında olmaktır. Gerici olmak ise emperyalist-kapitalist sömürünün yanında saf tutmaktır.

Benzer bir mesele “devrim”ile “karşı devrim” belirlemelerindeki ölçüde de yaşanmaktadır. Devrimci olanın ya da karşı devrimci olanın ölçütü nedir?

Lenin iki devrim tanımı yaptı: İlki İki Taktik’te, ikincisi ise Nisan Tezleri’nde.

İki Tatktik’te devrimi “eskimiş siyasal yapıyı kırmak ve yıkmaktır. Bu üst yapı ile yeni üretim ilişkileri arasındaki çelişki, belirli bir anda üstyapının yıkılmasına yol açmaktır” diye tanımladı. (5) Nisan Tezleri’nde ise önceki tanımı değiştirdi, “iktidarın bir sınıftan ötekine geçişi”diyerek daha açık ve özlü bir tanım yaptı. (6)

Kaypakkaya Türkiye’de, Leninist devrim perspektifinin somutlaşması açısından da bir başlangıcı temsil etmektedir. Kaypakkaya “devrimle karşı-devrim artık, cumhuriyetçilerle Sultancı ve hilafetçiler arasında değil, komprador büyük burjuvazinin ve toprak ağalarının diktatörlüğünü bir burjuva cumhuriyeti çerçevesinde devam ettirmek isteyenlerle, bundan menfaati olan sınıflarla, bir işçi-köylü diktatörlüğü, bir Demokratik Halk Cumhuriyeti kurmak isteyenler ve bundan menfaati olan sınıflar arasındaydı”diyerek, sınıf perspektifini de iğdiş edip, dar burjuva laisizmi üzerinden ilericilik ya da gericilik tanımları yapan düzen içi telakkiyle de arasına mesafe koydu. (7)

Kemalizm’in devrimci ve karşı devrimci niteliğini nasıl ölçeceğimiz Lenin tarafından evrensel düzlemde yalınlaştırılmıştı. Kaypakkaya tarafından ise Türkiye ölçeğinde somutlaştırılmıştır.

Şimdi ikinci çelişmeyi açıklayalım: Kemalizm’i siyasal-teorik olarak ya da ulusal sorun üzerinden olumsuzlayan sol siyasetlerin de, siyasal pratik açıdan CHP’ye yedeklendiği somut bir durumdur.

Emek ve Özgürlük İttifakı(EİÖ) siyasal deneyi bu açıdan önemli bir örnektir. İki burjuva siyaset blokuna karşı üçüncü cepheyi açma motivasyonu ile kurulan EÖİ, cumhurbaşkanı adayı çıkarmadığı gibi, kitlelerin sokağa çıkmaması konusunda özel bir hassasiyeti olan ve faşistlere iç işleri bakanlığı sözü veren Kılıçdaroğlu’nu destekledi. Yani, emekçi ve demokratik siyaset ittifakı bu tutumuyla hem siyaseten hiçleşmiş oldu hem de anti-komünist ve Kürt düşmanı “muhalif” burjuva bloğun adayını destekledi, CHP adayı için kendi siyasal varlığından vazgeçti. Sosyalist siyaset Kürt Ulusal Hareketi’nin ardına, Kürt Ulusal Hareketi de CHP’nin ardına dizildi.

İkinci örneğimiz ise 31 Mart yerel seçimlerine ilişkindir. Sosyalist solun anlamlı bir kesiminde cumhurbaşkanlığı seçimleriyle başlayan “AKP-MHP ya da saray rejimini geriletmek için CHP’yi destekleme” sağcı siyaseti, 31 Mart seçimleri arifesinde “faşizmi CHP ile geriletme” söylemine büründü. Bu aşamada da burjuva genel seçimlerindeki denklem değişmedi. Hem sosyalist siyasetin bir kısmı hem de Batı’da Kürt Ulusal Hareketi Müteahhit Ekrem İmamoğlu ve Ülkücü Mansur Yavaş’ın ardına dizildi.

Son olarak; geçtiğimiz 1 Mayıs’ta sosyalist solun anlamlı bir kesimi CHP’nin avucundaki dörtlü tertip komitesinin ardına dizildi ve Saraçhane’deki polis barikatı önünde “yalnız” kaldı.

Görüldüğü üzere; üç örnekte de, sosyalist sol, muhtelif vasıtalar aracılığıyla “muhalif” burjuva fraksiyonu CHP’nin çeperlerinde hem ideolojik hem de pratik açıdan hiçleşmiştir. Aynı zamanda bu üç örnekte somutlaşan durum sosyalist solda ideolojik tasfiyeciliğin derinleşmesidir. Sosyalist solda; reformist solun sosyal-demokratlaştığı, devrimci-komünist solun ise reformistleştiği bir süreç işliyor. Yani, dalgalar hâlinde genel bir sağcılaşma yaşanıyor.

Toparlayacak olursak, Kemalizm; bir yandan egemen sınıfların her iki siyasal fraksiyonu içerisinde de kendini yeniden var ederken; diğer yandan da, sosyalist solun anlamlı bir kesimi ve demokratik siyaset üzerinde de ideolojik etkisini sürdürüyor.

Bu uzun “giriş” yazısının ardından, sonraki yazımızda Kemalizm’in, yani Türk burjuva siyasetinin kurucu siyasal iktisat pratiğini inceleyeceğiz, açımlayacağız. “Kemalist iktidar hangi sınıfları temsil etti, hangi sınıfları ezdi?” Kemalist iktidarın emperyalist sermaye ile ilişkileri nasıldı?”  gibi temel sorulara, nesnel verilere dayanarak yanıtlar vereceğiz.

Mao Zedong’un çok anlamlı bir çıkarımı var. Mao, “inceleme yapmayanın söz hakkı yoktur” diyor.

Önce inceleyeceğiz, sonra sözümüzü söyleyeceğiz.

Kaynakça

*İhtiyat Kuvvet: Milliyet(Şark), Hikmet Kıvılcımlı, Yol yayınları, sy.154, İstanbul, 1979

*Komintern’in Kemalizm tahlili ve Tarihsel TKP’nin hiçleşmesi: https://gazetepatika22.com/kominternin-kemalizm-tahlili-ve-tarihsel-tkpnin-hiclesmesi-148786.html

*İbrahim Kaypakkaya-Bütün Yazıları, Umut yayımcılık, sy.396, İstanbul, 2018.

*Pravda, sayı 113, 18 Mayıs 1913; Collected Works [Toplu Eserler], Progress Publishers,  Cilt 19, s. 99-100, Moskova, 1977. 

*Ayrıca: https://toplumcukurtulus.com/202310/geri-avrupa-ileri-asya/

*Demokratik Devrimde Sosyal Demokrasinin İki Taktiği, Lenin, Ç: Arif Bilgin, Temel yayınları, sy. 105, Ankara, 1977.

*Nisan Tezleri ve Ekim Devrimi, Lenin, Ç: M. Erdost, Sol yayınları, sy. 21, 7. Baskı, Ankara, 2010.

*İbrahim Kaypakkaya-Bütün Yazıları, Umut yayımcılık, sy.378, İstanbul, 2018.



Haziran 2024
PSÇPCCP
 12
3456789
10111213141516
17181920212223
24252627282930

Daha Fazla Makale Haberler