Bizimle iletişime geçin

Makale

İbo’da Soykırım Kavramı

İbo’ya göre “Türkiye’de jenosidin de birçok örnekleri vardır.” Mesela, “1915’te ve 1919-20’de kitle halinde katledilen ve topraklarından sürülen Ermeniler… “

1966 ile 1973’ün 18 Mayıs’ına kadar bizim soykırım anlayışımız şimdiki anlayıştan biraz farklıydı. Bu dönemde, Vietnam Savaşı ve 1966’da, İngiliz Filozof’u Bertrand Russel’in girişimiyle kurulan Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi, Jenosit sözcüğünü sık sık kullanıyordu. Amerikan Ordusu’nun halka, Vietkong gerillalarına ve doğaya karşı napalm, fosfor ve yaprak döken kimyasal silahlar kullanmasından dolayı jenosid sözcüğü insanın duygu dünyasını yaracak, onda vicdan çağrışımları yaratacak bir içeriye sahipti.

Russell Mahkemesi Paris’te toplanmış, içinde bulunduğu yüzyılın jenositlerini tespit etmek için kendi aralarında tartışmıştı. Bu toplantıya mahkeme üyesi Mehmet Ali Aybar da katılmıştı. Tartışma sırasında Jean Paul Satre, içinde bulundukları yüzyılın Jenositlerine 1915’i de katınca Aybar muleta görmüş bir boğa gibi irkiliyor ve karşı çıkıyor. Mahkemenin vazgeçilemez bir üyesi olduğu için Satre önerisini geri çekiyor. Bundan tabii bizim haberimiz yoktu.

1967’de Kemal Tahir‘in devlet anası yayınlanıp tartışmalar başladığında bazı Cumhuriyetçi aydınlar romanı eleştirdiler. Eleştiriler sertti. Dönem zaten mahrum insanların dönemiydi. Malı olmayan malını cömertçe dağıtıyor, malı olan ise kimseye koklatmıyordu. Herkes kesinlikle konuşuyordu. Ülkede çok az insan tam zamanında susuyordu.  Eleştirenler, Kemal Tahir’in Osmanlıya dizilmiş bir methiye, bir kerim devlet ululaması işini çok iyi kotardığını, halbuki Osmanlı’nın halka karşı zaman zaman kitlesel kırımlar uyguladığını, Jenosit politikaları izlediğini ileri sürüyorlardı.

O zamanlar İbo’yla birlikte Devlet Ana romanını eleştirmiş, komünist hareketin geçmişte miras olarak sahiplenebileceği hareketlerin varlığı üzerinde kafa yormaya başlamıştık. Kemal Tahir, bu hareketlere karşı bir duruş içindeydi. Bu hareketlerin adını sık sık zikrettiğimiz önder simaları ise Bedrettin, Köroğlu, Pir Sultan ve Dadaloğlu gibileriydi. Tartışmaları izlediğimiz dönemde,  bazı tarih kitaplarını karıştırmış, Mustafa Akdağ‘ı keşfetmiştik. Onun Celali İsyanları ve Büyük Kaçgunluk dönemine ilişkin çözümlemelerini okumuş, yaklaşımını sevmiştik. Çünkü bu yaklaşımda isyanların nedenini ekonomik, sosyal ve siyasal temellerine inerek açıklamaya çalışıyordu. Bu dönemde kafamızda Kalender Çelebi, Şahkulu, Süklün Koca, Baba Zünnun gibi ayaklanmacılar yerleşti. Daha öncesinde ise 1240’larda Baba İshâk dikkatimizi çekmişti. Uzak tarihte bizim mirasımız bunlardır diye bir görüş oluştu kafamızda.. Vietnam Savaşı vesilesiyle kafamıza yerleşen Jenosit sözcüğü bu ayaklanmaların bastırılmasında, özellikle de Büyük Kaçgunluk dönemini izleyen yıllarda Kuyucu Murat Paşa’nın gerçekleştirdiği büyük kırımlarında etek kemiğe büründü.

Kendimi kendi içimde arayan bir adam olduğum için liderlerinin adlarıyla anılan bu ayaklanmaları ayrı ayrı öyküler halinde yazmayı düşündüm. Bu düşünceyi cezaevinde de sürdürdüm. Çünkü bu kanlı tarihin, acılarımı artıracağı kanısındaydım. Devingen bir hayale ihtiyacım vardı. Böyle bir hayale de acılarımdan başka hiçbir güç kaynaklık edemez, derinlik kazandıramazdı. O zamanlar, doğru ve kaliteli bir hareketin doğurduğu acıların yol açıcı olduğu sanısı vardı bende. Öyküleri aramalar sırasında gizleyemeyeceğim düşüncesiyle, direnişleri şiirlerle anlattım. Süleyman Cihan’ın hayran kaldığı, Ferman Padişahın Dağlar Bizimdir (Huruç) adlı bir şiir kitabı ortaya çıktı.  Üzerinde en çok durduğum ve roman olarak yazmayı düşündüğüm ise Baba İshâk İsyanı idi. Tarih kitaplarının şurasında burasında paragraflar halinde okuduğum ve oradan edindiğim bilgi beni bu hareketi romanlaştırmaya yönlendirmişti. Ama kaynak yoktu. Kefersud’dan (Kahta) kalkan kadınlı erkekli, genç yaşlı bir halk, çeşitli kavimlerin katılmasıyla kırk bini bulmuş, Sivas üzerinden Konya’nın Malya ovasına varmış ve orada Selçuklu ile Frank askerlerinin birleşik gücü karşısında yenilmiş, kılıçtan geçirilmişti. Bu durum beni korkunç etkilemişti. Bu etki, cezaevinde de sürdü ve Baba İshak Destanı adlı bir kitaba dönüştü.

Tüm bunlardan dolayı İbo ile bende Jenosit kavramı çok daha canlı bir şekilde oluşmuş bulunuyordu.

İbo, Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyet döneminde bir çok Jenosit olduğunu söylüyordu. Soykırım sözcüğünü de kullanıyorduk ama Jenosit, Vietnam Savaşının haberler ve fotoğraflarla bize ulaşan kanlanmış kitlesel dehşetini çok daha berrak bir şekilde gösterdiği için onu kullanmayı tercih ediyorduk.

İbo’ya göre Jenosit kitlesel katliamdı. Soyun tümüne veya bir bölümüne yöneliyordu. Bize göre dünya tarihinin en büyük jenositi, Nazilere aitti. İbo’ya göre Cumhuriyet tarihinde üç büyük jenosit gerçekleşmişti. İlki 1915 birinci Ermeni jenositi; ikincisi, 1919-1920 ikinci Ermeni jenositi; üçüncüsü ise Dersim  jenositi idi.

İbo araştırma, inceleme ve kafasına takılan her önemli sorunu yazılı hale getirme gibi bir tarza sahip olduğu için bunları ayrı yazılar haline getirme arzusuna sahipti ama zamanı yoktu. Milli mesele adlı yazısında, bu soruna dikkatleri çekti. Fazla uzatmada  aşağıda bunu size aktarayım. Parantez içinde jenosit = soykırım ibaresine dikkat edin. Alıntılar belirtiyorum:

“Hakim ulusun Burjuvazisinin ve toprak ağalarının ‘pazar’ için, hakim bürokrasinin ‘kast amaçları için uyguladığı milli baskılar, demokratik hakların gaspına ve kitle katliamlarına (yani jenoside=soykırıma) kadar uzanır. Türkiye’de jenosidin de birçok örnekleri vardır.”

“1915’te ve 1919-20’de kitle halinde katledilen ve topraklarından sürülen Ermeniler…” (Seçme Yazılar/ Türkiye’de Milli Mesele/ Aralık 1971/ İbrahim Kaypakkaya)



Haziran 2024
PSÇPCCP
 12
3456789
10111213141516
17181920212223
24252627282930

Daha Fazla Makale Haberler