Bizimle iletişime geçin

Makale

Yerel Seçimler, Bölge ve Dünya Konjonktürü ve Olası Gelecek Perspektifleri Üzerine- 2 

Her geçen gün yeni gelişmelerle biraz daha gerçeklik haline gelmeye doğru ilerleyen yeni bir emperyalist paylaşım savaşının nasıl sonuçlanabileceği üzerine, mevcut verili durum bağlamında düşündüğümüzde ise Rusya ve müttefiklerine karşı ABD ve NATO’nun birçok olası cephede savaşmak zorunda kalacağı, bu genel savaşı kazanma olasılığının çok zayıf hatta imkânsız olduğunu da öngörmek için savaş stratejileri uzmanı olmak da gerekmiyor.

Bu makalenin birinci bölümünün yayınlandığı gün, MHP lideri ve iktidar ortağı Devlet Bahçeli, bayram mesajında şöyle bir açıklama yaptı:

 “‘Cam tavanı kırdık’ diyenlerin Türk devletinin çatısını ve Türk milletinin varlığını dinamitlemesine asla fırsat verilmeyecektir. Türkiye Cumhuriyeti sandıkta kurulmamıştır. Türk tarihi sandıkta yazılmamıştır. Herkes aklını başına almalı, rüzgâr ektiği müddetçe fırtına biçeceğini unutmamalıdır”

Bahçeli’nin bayram mesajının tamamı iktidar dışındaki bütün muhalefete, CHP’ye olduğu kadar ve hatta ondan daha çok DEM Parti, devrimci, demokrat kamuoyu ve demokratik haklar bağlamında mücadele veren kitle örgütleri, sivil toplum örgütleri, sendikalar ve meslek örgütleri de dahil burjuva hukuku ve burjuva demokrasisi sınırları içinde demokratik hak mücadelesi sürdüren tüm kurum, tüzel kimlik ve bireyleri de hedef alan, hedef gösteren bir içerik taşır. Bu metinin birinci bölümünde dikkat çektiğimiz gibi, 21 yıllık iktidarında örgütlediği darbeler ve karşı darbelerle birlikte, hasıraltı edilmiş sayısız yolsuzluk dosyalarının da faili olan ve bir burjuva demokrasisinin olmazsa olmaz ilkesi olan kuvvet ayrılığı ilkesini de ortadan kaldırarak, adeta bir hükümet olmaktan çok burjuva devlet aygıtının kendisi haline gelmiş olan AKP-MHP kliğinin, bölgesel ve dünya konjonktürünün hızla bir emperyalist savaş konseptine doğru ilerlediği bir süreci gerekirse, seçimler de dahil her türden burjuva demokratik hakları da rafa kaldırarak iktidarını tahkim etmeye kitlendiği; iktidardan düştüğü koşullarda, yaptığı usulsüzlükler, yolsuzluklar ve örgütlediği darbe ve karşı darbeler nedeniyle yargılanma riskini de bertaraf etmeye yönelik politik stratejiye yönelebileceğine ilişkin görüşlerimizi doğrulayan bir tavır ortaya konmuş, AKP-MHP iktidarının karşısında olan bütün toplumsal kesimler açıkça, dizginsiz bir militarist faşizmle tehdit edilmiştir.

Özellikle, emperyalist genel savaş koşullarında her türden uluslararası hukukla birlikte, ulusal bazda da burjuva hukukunun kısmı, demokratik haklarının da ortadan kaldırıldığını, demokratik alanla birlikte ekonomi politiğin, sosyal güvenliğin, insan haklarının, farklı toplumsal kimlik ve aidiyetlerin hak ve özgürlüklerinin ve hatta farklı sermaye grupları arasındaki çelişkiler zemininde, siyasal iktidar odaklarına muhalif sermaye gruplarının dahi faşist terör ve militarizmin, hukuksuzluğun hedefi durumuna getirildiğini, birinci ve özellikle ikinci emperyalist savaşlardaki uygulamalardan hatırlıyoruz. Bu anlamda, Dimitrov’un kitleri, faşist militarizm ve teröre karşı uyarmak için söylediği gibi, “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” anlayışı, faşizm altında yaşayan kitleler için “amin” denebilecek bir dua ya da görmezden gelinebilecek bir olgu değildir. Çünkü militarize ve terörize olmuş bir ekonomi politik zeminde, her türden hukuksal normun ortadan kaldırıldığı siyasal koşullarda, emperyal savaş siyasetine kumanda eden ve burjuva devlet aygıtının bütün kurumlarıyla birlikte, sivil faşist kitle tabanını da kendi amaçları doğrultusunda seferber eden faşizm, olağan koşullarda burjuva devlet aygıtının, kısmi burjuva demokratik maskesini de çıkararak gerçek yüzünü kitlelere göstermekte tereddüt etmeyeceğinin farkında olmak gerekir.

Başka bir ifadeyle, dün, Almanya’da Hitler faşizminin tüm devrimci muhalefetle birlikte, Yahudi sermayesi de dahil olmak üzere, Yahudi kimliği taşıyan kitlelere yaptığını, bugün bu coğrafyada, Türk-İslam sentezi ideolojisi etrafında, Kürt ve Alevi kimliğiyle birlikte her türden farklı ulusal, inançsal, cinsel ve yaşam tarzı kimliklerini ötekileştiren bir anlayışın, bir genel emperyal savaş koşullarını, kendi iktidarını kalıcılaştırmak için bir fırsat olarak kullanabileceği bir süreçte hedefinde; yalnız devrimciler değil, kendileri tarafından ötekileştirilmiş olan tüm toplumsal kesimler ve hatta çelişki yaşadıkları sermaye gruplarının da faşist devlet terörü ve militarizminden muaf olabileceğinin hiçbir garantisi olmayacaktır. Elbette açık faşist, terörist, diktatörlük şartlarında en büyük bedeli işçi sınıfı ve yoksul köylü kitleri ödeyecek, kısmi demokratik haklarından da yoksun kalarak faşist terör ve baskıyı en ağır biçimde karşılamak zorunda kalacaklardır. Kitlelerin, milyonlarca ölümle ve sakat kalmayla sonuçlanacak bir emperyal genel savaşa sürüklenmesini, farklı toplumsal kimliklerin, inanç ve yaşam tarzlarının terörize edilmesini önlemenin tek yolu ise dün olduğu gibi bugün de bütün toplumsal muhalefetin devrimci bir önderlik altında faşizme ve emperyalizme karşı bir birleşik cephe siyasetini hayata geçirebilmesine bağlı olduğu, dünya tarihinin geçmiş deneyimleriyle de inkâr edilemeyecek bir gerçekliktir.

Çin’in, Yabancı Yaptırımlarla Mücadele Yasası uyarınca, General Atomics Aeronautical Systems ve General Dynamics Land Systems şirketlerine yaptırım kararı aldığı kaydedildi. Yatırım kapsamında söz konusu şirketlerin Çin’de menkul ve gayrimenkul varlıkları dondurulurken üst düzey yöneticilerinin Çin’e girişleri yasaklandı. Çin, bu kararı söz konusu Amerikan şirketlerinin Tayvan’a silah ve mühimmat satışları nedeniyle aldığını belirtirken, Tayvan’ın egemenlik haklarının Çin devletine ait olduğunu savunarak, aldığı bu kararla, emperyalist sistemin kendi içinde gittikçe derinleşen çelişkilere de bir yenisini eklemiş oldu. Daha öncesinde ise AB ülkeleri ve Amerika’da da Rus şirketlerine ait menkul ve gayrimenkul mal varlıklarına el koymuşlardı. Yine, Afrika kıtasında Fransa’nın yarı sömürgesi konumunda olan Gabon, Burkina Faso, Nijer gibi devletlerde art arda yapılan darbelerle iktidara gelen yeni klikler, Fransa’nın söz konusu ülkelerdeki imtiyazlarını ve mal varlıklarını dondurduklarını ilan ederek, emperyal saflaşmada Rusya’nın yanında yer aldıklarını açıklamışlardı. Bütün bu göstergeler her türden uluslararası hukuksal normun giderek ortadan kalktığı, emperyalist devlet arasındaki çelişkilerin her geçen gün derinleşerek, siyasal mekanizmalarla çözülemeyecek hale geldiği bir dünya konjonktürünü ortaya çıkarmaktadır.

ABD, Japonya, Filipinler ve Avustralya’nın Güney Çin Denizi’nde ortaklaşa yaptıkları tatbikat ise bir taraftan Çin ile Tayvan arasındaki egemenlik haklarına ilişkin gerilime, başta ABD emperyalizmi olmak üzere NATO’nun da müdahil olmasıyla olası bir emperyalist savaş için yeni bir cephe olarak ortaya çıkma eğilimindedir.

İkinci Dünya Savaşı sırasında farklı cephelerde yoğun çatışmalar yaşandı. İşte bazı önemli cepheler:

Avrupa Cephesi: Almanya’nın 1 Eylül 1939’da Polonya’yı işgal etmesiyle başlayan ve Almanya’nın 8 Mayıs 1945’te kayıtsız şartsız teslim olmasına kadar süren bir cephe bölgesidir1.

Akdeniz Cephesi: Bu cephe, Müttefik kuvvetlerin Doğu Cephesi ve Batı Cephesi yanı sıra bitişik Akdeniz ve Orta Doğu Cepheleri üzerinde de Mihver kuvvetleri ile savaştığı bir alanı içerir2.

Pasifik Cephesi: Japonya ile Amerika Birleşik Devletleri arasındaki çatışmaların yaşandığı bir cephe bölgesidir.

Bu cepheler, savaşın farklı bölgelerindeki stratejik öneme sahip alanlarda gerçekleşen çatışmaları içerir. Her cephede, farklı coğrafi bölgelerde ve farklı askeri stratejilerle savaşıldı. Pasifik Cephesi hariç diğer iki cephenin Avrupa sınırları içinde olduğu ikinci Dünya Savaşı’ndan farklı olarak, olası bir üçüncü emperyal paylaşım savaşının Avrupa Kıtası’nda, Ukrayna, Asya Kıtası’nda Güney Çin Denizi, Orta Doğu’da Irak, Suriye, İran, Filistin, Türkiye ve Kürdistan olmak üzere, en az altı farklı cephe, Kafkasya’da Ermenistan, Gürcistan, Azerbaycan ve Rusya arasındaki olası çatışmalarla oluşması muhtemel en az dört cephe, Hindistan ile Çin arasındaki Himalaya Dağları eteklerindeki bölgelerin egemenlik haklarına ilişkin olarak olası bir cephe, Afrika kıtasında, eski Fransa sömürgesi olan ülkelerle Fransa ve müttefikleri arasında olası başka bir cephe, yine, Kuzey ve Güney Kore arasında olası bir başka cephe olmak üzere, şu andaki emperyal bloklaşmalar bağlamında, çok cepheli bir genel savaş olasılığını ortaya koymaktadır.

ABD ve NATO’nun, Rusya, Çin, İran, Kuzey Kore, Yemen ve Afrika Kıtası’ndaki Fransız egemenliğine karşı darbeyle iktidar değiştiren devletlerarasındaki emperyal bloklaşmaya, Hindistan, Japonya, Güney Kore, Avusturalya, İsrail gibi ülkelerinde katılabilme olasılığıyla, üçüncü bir emperyal savaşın neredeyse bütün dünya coğrafyasının demografisinde telafisi çok uzun yıllar mümkün olmayacak büyük yıkımlar ve acılar yaratmaya aday olarak, her geçen gün biraz daha yakınlaşan bir gelecek olarak kendisini açık emarelerle hissettirdiğinin farkında olmak gerekir. Kendisini, emperyal güçler arasındaki çelişkiler bağlamında, kapitalizmin eşitsiz gelişme yasasının siyasete bir yansıması olarak, pazarların yeniden paylaşımını zorunlu hale getiren kriz ve çelişkilerden kaynaklanan, ne kadar ertelenebilirse de son tahlilde kaçınılmaz bir süreç olarak ortaya koyan yeni bir emperyalist paylaşım savaşını kitle dinamikleriyle engelleyebilmek mümkün değilse de böylesi bir genel savaşın, gerek emperyalist kapitalizmin göreli istikrar dinamiklerinde ve gerekse yaratacağı büyük kitlesel yıkımlar ve acılar nedeniyle halkların emperyalizme ve savaşlara karşı öfkesini kaçınılmaz olarak şiddetlendirecek bir etki de yaratması itibarıyla, yeni devrimci atılım ve gelişmelere de gebe olacağı unutulmamalıdır. Ki bilindiği gibi Sovyet ve Çin Devrimleri, Kore Devrimi gibi proletarya ile birlikte halk sınıflarının kölelik zincirlerini kıran devrimler de yine, böylesi emperyal paylaşım savaşlarının yarattığı büyük kitlesel yıkımlar üzerinden gerçekleşme olanağı bulabilmiştir.

Bu nedenle, yaklaşmakta olan yeni bir emperyalist paylaşım savaşı olasılığını devrimlerle yanıtlayabilmek için gereken mücadele araç ve yöntemlerini ivedilikle yaşama geçirme hazırlıkları bağlamında, dünya halklarının gelecek umutlarını temsil eden bütün devrimci özneler, ilk elden harekete geçmesi gereken politik unsurlar olarak, kendi coğrafyalarındaki halk sınıfları kadar, tüm dünya halklarına karşı da sorumlu olduklarını unutmamalıdırlar ki, böylesi bir genel savaştan ve kitlesel yıkımdan devrim ve devrimler yaratabilmek için her şeyden önce güçlü bir politik öznenin ve komünist enternasyonalin ivedilikle örgütlenmesi en güncel bir zorunluluk olarak öne çıkmaktadır. Böylesi bir süreçte başka olağan zamanlar için anlamlı olsa da, strateji ve taktik sorunlarına ilişkin kısır tartışmaların da önemini yitirdiğini fark ederek, emperyal savaş karşıtı bütün kitle dinamiklerini harekete geçirme yeterliliğine sahip bir politik özne etrafında birleşmek ve bölgenin en önemli devrimci dinamiklerinden biri olan Kürt Hareketi ile daha kapsamlı ittifak olanaklarını zorlamak için, bugünden daha uygun bir tarihsel zorunluluğun ve koşulların olamayacağının bilincinde olmamız gerekiyor.

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK), Birleşmiş Milletler’in üye ülkeler arasında güvenlik ve barışı korumakla yükümlü en güçlü organıdır. BM’nin diğer organları sadece tavsiye kararı alabilirken, BMGK ile birlikte bağlayıcı karar alma yetkisine sahip iki Birleşmiş Milletler organından biridir. BMGK, beşi daimi olmak üzere on beş üyeden oluşur. Bu daimi üyeler, Çin, Fransa, Rusya, Birleşik Krallık ve ABD’dir. Bu beş ülke, II. Dünya Savaşı’nın galipleri olan büyük devletler ya da onların halefi olan devletlerdir. Daimi üyeler, BM’ye yeni üye devletlerin kabulü ya da Genel Sekreter adayları da dahil olmak üzere, BMGK’nin her türlü önemli kararını veto edebilir. Diğer on üye bölgesel bazda iki yıllık bir dönem için seçilir. BMGK’nin başkanlığı, üyeleri arasında aylık olarak dönüşümlüdür. Bugünkü konjonktürde, BM daimi üyelerinden Rusya ve Çin ile ABD, Fransa ve Birleşik Krallık arasındaki emperyalist bloklaşma, BM Teşkilatını, Güvenlik Konseyi başta olan özere bütün birimleriyle paralize etmiş ve işlemez hale getirmiş durumdadır ki söz konusu konjonktürün giderek genel bir savaş konseptine dönüşmesini engelleyebilecek siyasal çözümlerin üretilebilmesi de BM’nin bu bloklaşmalarla paralize olmuş haliyle mümkün görünmemektedir.

Her geçen gün yeni gelişmelerle biraz daha gerçeklik haline gelmeye doğru ilerleyen yeni bir emperyalist paylaşım savaşının nasıl sonuçlanabileceği üzerine, mevcut verili durum bağlamında düşündüğümüzde ise Rusya ve müttefiklerine karşı ABD ve NATO’nun birçok olası cephede savaşmak zorunda kalacağı, bu genel savaşı kazanma olasılığının çok zayıf hatta imkânsız olduğunu da öngörmek için savaş stratejileri uzmanı olmak da gerekmiyor. Çünkü nükleer silahlara her iki bloğunda sahip olduğu bir konjonktürde, olası bir genel savaşın nükleer savaşa evrilme olasılığı yok denilemezse bile çok zayıf bir ihtimal olacağından, savaşın, konvansiyonel bir savaş olarak sürdürülme koşullarında, konvansiyonel silahlanmada ve mühimmat sağlama olanaklarında olduğu kadar, genel bir savaşı çok sayıda cepheye yayma ve sabotaj eylemleri gibi yıpratıcı taktikler konusunda da ABD ve NATO’ya karşı çok daha avantajlı bir durumda olan Rusya ve her geçen gün yeni ülkelerle artan müttefiklerinin kazanma şansı, belirgin olarak çok daha güçlü görünmektedir.

Böylesi bir bölgesel ve dünya konjonktüründe Kürt Hareketi’nin, NATO üyesi Türkiye’ye karşı bir başka NATO üyesi ve dünya jandarması ülke olan ABD ile ittifak halinde olması da değişen yeni konjonktürde gerek stratejik ve gerekse siyasal açıdan bir tutarsızlık oluşturmaktadır. Çünkü metnin birinci bölümünde de üzerinde durduğumuz gibi, T.C.’nin eli, ABD ve NATO’ya karşı, özelikle bir emperyalist genel savaş koşullarında, Kürt Hareketi’nin elinden çok daha güçlüdür. Hakan Fidan’ın, son ABD ve Irak ziyaretlerinde, Orta Doğu’da IŞİD ve benzeri oluşumlara karşı, ABD ve Batı’nın, Kürt Hareketi aracılığıyla sağlamak istediği istikrarı ve önleyici savaş stratejilerini, T.C. olarak kendilerinin garanti altına almaları karşılığında, ABD’nin, Suriye ve Irak’taki Kürt bölgeleriyle TSK arasındaki askeri barikatı kaldırarak, TSK’nin başta Rojava olmak üzere tüm Kürt direniş hatlarını ortadan kaldırma olanağının sağlanması konularının da konuşulduğunu, gelişen yeni konjonktüre göre kimi pazarlıkların yapıldığını, MİT muhabiri gibi işlev gören kimi burjuva medya yazarlarının imalı yazılarından anlamak da mümkündür. Ki olası bir genel savaş koşullarında, ABD ve NATO’nun T.C.’ye olan ihtiyacı gerek boğazların gerek Orta Doğu, Avrasya ve Balkanlar’daki Türk coğrafyalarının stratejik konumları nedeniyle, olağan süreçlerden çok daha farklı bir önem arz ettiği de ortadadır.

Oysa, Rusya ve müttefiklerinin ABD ve NATO’ya karşı en zayıf olduğu bölge Orta Doğu coğrafyası olup başta Putin, olmak üzere tüm müttefikleri, Orta Doğu coğrafyasında da ABD ve NATO’ya karşı stratejik bir üstünlük sağlayabilmek için Kürt Hareket ile ittifak olasılığını en iyi ve en hızlı bir şekilde gerçekleştirmek için Kürt Hareketi’nden gelecek bir yaklaşımı geri çevirmeyecektir. Hatta Rusya ve müttefiklerinin kendi bölgesinde konvansiyonel bir savaş için çok önemli stratejik bir rol oynayabilecek NATO üyesi bir T.C.’nin varlığına karşı, söz konusu bu coğrafyada bir devrime dahi dünden razı bir beklenti içinde, stratejik denklem hesapları yaptıkları da göz önünde bulundurularak, Kürt Hareketi’nin önderliğinin bir an önce siyasal perspektif, strateji ve ittifak olanaklarını değişen bölge ve dünya konjonktürüne göre yeniden güncellemesi, gerek kazanılmış mevzilerin korunması ve gerekse, direniş savaşını daha ileri aşamalara taşıyabilmek için aciliyet ifade etmektedir.

Kaldı ki, ABD askeri birlikleriyle Kürt Hareketi arasındaki fiili ilişkiler esasta bir diplomasi etrafında ve karşılıklı güvenceler zemininde resmi bir ittifak niteliğinde de olmayıp, örneğin; ABD, Kürt Hareketi’ne, aktif savunma yapabileceği silah ve teçhizat değil pasif savunma silahları vererek, hem TSK’nın güvenlik sorunlarına karşı ihtiyatlı bir siyaset izlemekte ve hem de Kürt Hareketi’nin güvenlik ihtiyaçlarını, bölgedeki askeri varlığına bağımlı halde tutarak, adeta ikili oynayarak bir stratejik denge siyaseti izlerken, giderek gerçekleşme olasılığı daha da belirginleşen bir genel savaş koşullarında T.C.’nin tamamen karşısına almamaya da özen gösteren bir tutum sergilemektedir. Oysa, Rusya ve müttefiklerinin Kürt Hareketi’ne sağlayabileceği, örneğin, SİHA gibi aktif savunma ve saldırı silahları, TSK’nın olası askeri harekât ve manevralarında, Kürt Hareketi’nin, pasif savunma durumundan aktif savunma olanaklarına doğru taktik ve stratejik yeteneklerini güçlendirerek, caydırıcı bir rol oynayabileceği gibi direniş savaşını daha ileri aşamalara taşıyabilmesine de olanak tanıyacaktır.



Haziran 2024
PSÇPCCP
 12
3456789
10111213141516
17181920212223
24252627282930

Daha Fazla Makale Haberler