Bizimle iletişime geçin

Makale

Tasfiyeci İdeolojik Dalganın Devrimci Saflardaki İzdüşümleri Üzerine Denemeler- 2

Küçük burjuva hümanizmi, saf köylü iyi niyeti ve papaz telkini ile örgütsel ortam ne anlaşılabilinir ne de düzeltile bilinir. İnsanların örgütsel pratikleri sonucu edindiği düşünceler nesnel gerçekliği her zaman temsil eder mi, sorusunun diyalektik ve tarihsel materyalist yöntemle cevaplanması ideolojik tasfiyeci dalgaya dayanabilmenin ilk adımıdır.

Toplumsal alanda ekonomik ilişkilerden bağımsız bir hakikat alanı arama çabası beyhude bir uğraştır. Tarihin kendisinin insan gereksinimlerini karşılayan üretim araçlarının üretimi sürecinden başka bir şey olmadığını biliyoruz. Yaşamın devamını sağlamak, biyolojik olarak üremek ve böylece başkalarının yaşamını da üretmek, maddi yaşamın yeniden üretilmesine bağlıdır. İnsanlar bu silsile içerisinde sadece doğayla değil birbirleriyle de karmaşık ilişkilere doğru sürüklenirler. Tarihin bir aşamasında gereksinimlerin üretilmesinin yeni gereksinimler yaratması durumu, toplumu üremek ve çocuk bakımı gibi nedenlerle cinsler arası doğal iş bölümü içerisinde tutan koşulları aşmaya zorladı. Böylece tarihte ilk defa doğal ilişkiler yerini eşit olmayan toplumun çatışmalı ilişkilerine terk etmeye başladı. Bu dönem aynı zamanda tüketebileceği kadar günlük temel ihtiyaçlarının peşinden koşma yoluyla elde edilmiş olan doğal bilincin yerini yabancılaşmış bir bilince terk etmeye başlayan dönemin kendisi olmaktadır.

Yaşamsal faaliyet içerisinde oluşan düşüncelerin kendi maddi kökleriyle olan bağlantısı zamanla zayıflayıp koptuğu için toplumların bilincinde onlara bağımsız ve özerk şeylermiş gibi görünmeye başladılar. Maddi hayatın ürünü olan düşünce, tasarım ve değerler diziliminin bizlere otonom güçler gibi görünmesinin sebebi bundandır. Bu anlamda bir önceki makalede gözlemlerle konu edindiğimiz Avrupa sahası üzerindeki ideolojik tasfiye sürecini ahlak, inanç ve moral değerlerinin çöküşüyle açıklanması gerektiğini iddia eden bazı yoldaşlar Feurbach Materyalizmi’nin ve Hegel Diyalektiği’nin etkisinde hareket ettiklerini anlamalıdırlar. Çünkü moral değerleri herhangi bir toplumda gerçek maddi yaşamın kendisi değil onun yansımalarıdırlar. Eğer herhangi bir politik toplulukta etik ve moral değerlerin çözülmesinden bahsediliyorsa, daha öncesinde o politik örgütün gerçek yaşamının içerisindeki ilişkilerde bir sapmanın başlamış olduğunu anlamamız gerekiyor.

İşçi sınıfının çözüm bekleyen bir yığın toplumsal sorunu olduğunu biliyoruz. Ama devrimci hareketteki bir kısım sorununda yanlış bir bilinç nedeniyle ortaya çıktığını kabul etmemiz gerekiyor. Geçmişte yanlış bilincin denetimindeki hatalı politikaların toplumsal pratik ile girdiği hastalıklı ilişki biçiminden türeyen sorunların günümüzde benzer bir yanlış bilinç ile çözümlenemeyeceği açıktır. Mesela ideolojik ve örgütsel tasfiye süreçlerini tamamen dışsal bir olgu olarak ele alarak içsel olguya karşılık gelen izlenen ideolojik çizginin dışında arama tutumu yanlış bir bilincin ürünü değilse nedir peki? Her türden örgütsel gerileme ve yıkım sürecinden dolayı dünyanın kötü ruhlarını sorumlu tutmak yanlış bir tarih anlayışı, yanlış bir bilinç ve maddesi olmayan bir materyalizm ya da özü itibarıyla idealizmin bizzat kendisi değil midir? Marksizm’e göre kapitalist toplumda var olan yapı ve materyaller proletaryayı aldatmaktadır. Bu yapı ve materyallerden doğan yanlış bilincin oluşturduğu yöntem bazen sınıflar arasındaki gerçek güç ilişkilerine ihanet ederler. Bu nedenle proletarya bulunduğu gerçek konumu anlayamaz ve dünyayı burjuvanın bakış açısıyla görmeye başlar.

Bu durum bazı sosyalist demokrasi mücadelesi içinde olanlar içinde geçerlidir. Aslında kralcı bir işçinin yaşadığı yoksulluğu, kralın bir gün ortadan kaldıracağına duyduğu inanç ile moral değerleri bozulduğu için devrimci örgütten uzaklaşıp, durumun kendiliğinden doğal özelliklerine kavuştuğu zaman tekrar devrimci örgüte dönmeyi düşünen bir devrimci aktivistin inancı aynı sınıfsal özellikler göstermektedir. Nasıl ki belli bir koşulda yaşayan her işçinin bu koşullar hakkındaki bilinci gerçeğe uygun düşmeyebilirse, aynı şekilde örgütsel bir ortamda yaşayan bir devrimcinin bilinci de nesnel gerçekliğe tam uygun düşmeyerek ikileme girebilir. Çünkü devrimci örgütsel ortamda toplumdan ve dolayısıyla sınıflardan yalıtık değildir. İşte Engels, F. Mehrin’ge yazdığı bir mektupta tamda bu bahsini ettiğimiz yanlış bilinçten bahsetmişti. Engels; “İdeolojileri harekete geçiren temel güç ona yabancıdır” derken, burada negatif ideolojilere hükmeden yabancı bir bilinci kastetmekteydi. Genelde proletaryanın ve özelde de her devrimcinin otomatikman proletaryanın devrimci ideolojisine sahip olamamasının sebebi bu eşit olmayan toplumsal yapının ürettiği yabancı bilinçtir. Bu yanlış bilinç dolayısıyla bazı işçiler yanlış ideoloji seçerek kendi sınıfının hainine bile dönüşebildiklerini toplumsal tarihsel süreçlerden biliyoruz.

Bizim bu makalede esas üstünde durmak istediğimiz nokta; bazı devrimci aktivistlerin bu yanlış bilinç nedeniyle kolektifin geçmiş muhasebesine ilişkin tartışmalarda içine düştükleri maddeci olmayan tutumu eleştirmektir. Avrupa’daki sosyalist demokrasi örgütlerinin yaşadığı marjinalleşmeyi tarihsel gerçekliğin ters yüz durduğu bir bilinçle aşmanın mümkün olmadığını görmemiz gerekiyor. Arkaik özellikler kazanmış olan sağduyularımızı okşayan geleneksel düşünce ve alışkanlıktan kopmak gerekiyor. Sahip olduğumuz bu gerilemiş iç görü, bizlerin yanlış çıkarımsamalara bir dindarın kutsal kitabına inanması gibi bir bağlanmayı beraberinde getirmektedir. Oysa bizlerin ruhlarını okşayan bazı düşünceler aslında gerçekte bizleri aldatan düşüncelerde olabilir. Marks, öncesi ideolojinin tanımından hareket ederek önümüzde duran toplumsal enkazı açıklayamayacağımız ortadadır. Felsefe ve bilimlerin din ile birlikte hareket ettiği ve henüz bağımsızlaşmadığı modernizm öncesi dönemin bilinciyle hareket edilerek uluslararası ideolojik tasfiye süreci anlaşılamaz.

Mesela ideolojik inanç ve örgütsel bağlılığı bilimsel gerekçelerinden kopararak mistik bir anlam yüklemek konumuza iyi bir örnektir. Aynı mistik tutum geçmişin muhasebesi tartışmalarında da kendisini küçümsenmeyecek ölçüde ele vermektedir. Oysa proletarya, tasfiyelere yol açan geçmiş örgütsel siyasetin ve ideolojik çizginin devrimci eleştirisini günaha girmek olarak algılayan kesimlerin ızdırabına karşı her zaman kayıtsızdır. İlginç olanı genelde bütün tasfiye süreçleri nedense hep sözde en adanmışların gölgesinde birer gerçeğe dönüşmektedir. Bu durum enternasyonal proletaryanın tarihsel tecrübeleriyle sabittir. Demek ki davaya bağlılığın ve ideolojik sağlamlılığın ölçütü; toplumun olumlu ve olumsuz bütün sınıf eğilimlerinin taşıyıcısı olan devrimci örgütü yekpare bir ruhani yaratım gibi görüp tapınırcasına savunmak değildir. Halbuki devrimci eleştiri eşliğinde örgütsel süreçlerin bilimsel analitik analiz süreci ne kadar sağlıklı ve etkili yürütülürse davaya bağlılık, ideolojik sağlamlılık ve sınıfsal örüntüsü berrak eylem biçimi gibi kategoriler o kadar anlaşılır olmaktadır.

Aynı şekilde bu bahsettiğimiz ruhanileşmiş örgüt sosyolojisine içkin politik ve kültürel ortam her türlü tasfiyeci dalgaya karşı bizim politik geleneğimizin Aşil topuğunu oluşturmaktadır. Çünkü bu mistik ortam, dış dalgalara karşı örgütsel yapıyı güçlendirmekten öte dahada dayanıksız yapmaktadır. Çünkü bu inanma biçimi çelişkilerin yeni bir duruma yol açmak potansiyelini geciktirir. Bizim burada anlatmak istediğimiz gelişmenin ve maddi hareketin dinamosunun çelişki yasası olduğu gerçekliğidir. Bu durumun anlaşılması için güncel politik yaşamdan başka örneklerde vermek mümkündür. Örneğin, kendi küçük burjuva görüş ve örgütsel statükosunu güvence altına almak isteyen bir kısım devrimci kadro örgütsel ilişkilerini kafa- kol ve ahbap-çavuş ilişkileri üzerinden geliştirme ihtiyacı duyuyorsa eğer, bunun bir komünist parti yaşamında yaratacağı çözülmeyi görmeden, yıllar sonra yaşanan tasfiye sürecinden ulus ötesinden gelen gerici dalgayı sadece sorumlu tutması kendisini ve proletaryayı aldatmasıdır. Çünkü Marksizm’e göre maddi şeylerin oluşma sürecine yol açan hareketi ortaya çıkaran kaynak esasta içseldir. Bu ise her şeyin özüne sirayet etmiş olan zıtların birliği ve mücadelesinden başka bir şey değildir. Bir devrimci örgütün tarihin dehlizlerinde ve bir yıldızın göklerde içine çökerek gözden kaybolmamasını bu çelişki yasaları engellemektedir. Söz konusu olan devrimci birey bu olumsuz tutumu nedeniyle kolektifin yeni devrimci bir aşamaya geçmesini geciktirmektedir.

İçinden geçtiğimiz tarihsel süreçte tasfiyeci ideolojik dalga iki önemli dayanağa tutunmaktadır. Birincisi; yirminci yüzyılın ilk çeyreğiyle ikinci çeyreği arasında yükselen devrimlerin yaşadığı yenilgilerdir. (Ki bu yenilgiler tamamıyla sosyalist kutbun kendi iç işleyişindeki hataların sonucudur) ikincisi ise; kapitalizmin kendisini manipülatif ideolojik araçlarla yeniden üretmeyi başarmış olmasıdır. Bu iki faktör arasında birbirini etkileyip dönüşüme uğratan bir ilişki biçimi olmasına karşın son tahlilde bu çelişmede belirleyici olan taraf uluslararası komünist hareketin kendi doğasındaki çelişkileri çözme yöntemindeki yetersizlik veya sapmadır. Yeniden ve daha taşkın bir devrim dalgasının bentlerini yıkması bahsettiğimiz bu çelişkilerin çözümüne bağlıdır.

Ürkütücü de olsa gerçekliği görmekten kaçınmamalıyız. Mesela postmodernist bir kuşatmanın kapıya dayandığı bu çağda, henüz postmodernizmin genel ve örgütsel toplumlar üzerindeki etkilerini yeterince kavramlaştırmamış bir politik gelenek gerçekliğimiz olduğu ortadadır. Nasıl ki tarihin başlangıcında ortaya çıkan iyi ve kötü tanrılar, gerçekte haklı ve haksız, ya da sömüren ve sömürülen insanlar arasındaki çelişmelerin yanlış bir bilinç ile soyutlanmasından doğduysa, bizleri etkileyen ideolojik tasfiye sürecinin nedenlerini dışarıdan dayatılan ideolojilerde yada toplumun çöken moral değerlerinde aramakta, başta bizim kendi doğamızdaki çelişkiler olmak üzere bütün toplumsal çelişkileri yanlış bir bilinçle tıpkı iyi ve kötü tanrılar gibi bir sonuçla soyutlamaya benzemektedir. Bu anlamda tıpkı ilkel insanların yaptığı gibi; insanlar arası ilişkileri sağlamak için yeni büyücüler türetmeye gerek yoktur. Eğer bir devrimci harekette önemli yetkileri olan bir kadro yetkisi altında olan bölgelerin örgütsel politikasını bilimsel sosyalizmin ilkelerinden kopararak proleter olmayan bir başkalaşıma uğratıyorsa muhtemelen orada değerler ve insan rolleri de başkalaşıma uğruyor demektir; İki yüzlü küçük burjuva feda ve adanmışlık gösterişi, proleter bağlılıkla yer değiştiriyor demektir. Sınıfın devrimci dinamikleri ile katkısız onaylayıcılar, asalaklar ve siyasi yalakacılarla yer değiştiriyor demektir. Aslında bu durum devrimci örgütün sınıfsal niteliğinde bir değişime karşılık gelmektedir. Çünkü bir kişiyi maddi üretim sürecinden koparıp ona üretimin dışında bir görev verebilmek için diğerlerinin onu yaşatacak koşulları sağlaması gerekmektedir. Zaten tarihte iş bölümünün doğal seyrinden koparak nitelik değiştirmesi ilk olarak böyle başlamıştı. Bu durum tarihte büyücüleri kralların soytarısı yapma anlamında büyücülüğün sınıfsal niteliğinde değiştirmişti. İşte bir devrimci örgütün başkalaşan küçük burjuva ilişkiler ortamından doğan iş bölümünün politik soytarılar yaratması böyle bir iktisadi ve siyasi yönleri bulunan maddi bir zeminde gerçekleşmektedir.

Küçük burjuva hümanizmi, saf köylü iyi niyeti ve papaz telkini ile örgütsel ortam ne anlaşılabilinir ne de düzeltile bilinir. İnsanların örgütsel pratikleri sonucu edindiği düşünceler nesnel gerçekliği her zaman temsil eder mi, sorusunun diyalektik ve tarihsel materyalist yöntemle cevaplanması ideolojik tasfiyeci dalgaya dayanabilmenin ilk adımıdır. Doğada görüntü ile öz arasında bir çelişki bulunmaktadır. Doğadaki en küçük atom tanesinden bir cisme kadar bu fenomenler arasında öz ile görüntü arasında en büyük çelişmeye düşen varlık insandır. Öyle olmasaydı Engels yoldaş gelişmiş laboratuvar ortamında bile atomların göz ile değil devrimci felsefe ile görülebileceğini iddia etmezdi. Bu durum zaten ideoloji ile bilim arasındaki ilişkide kendisini ele vermektedir. Bir ideolojiye temel oluşturan bilimsel fikirler kendi tikel koşullarında gerçekliği temsil etse bile sonuçta oluşan ideolojik sistemin içinde nesnel hakikati temsil etmesi ya da gizlemesi durumu söz konusu olan o ideolojinin sınıfsal niteliğine bağlıdır. Mesela Kuantum alan denkleminin Kopenhag yorumu burjuva fizikçi Niels Bohr’a başka türlü, Sovyet fizikçi Vladimir Fok’a ise başka türlü görünmektedir. İlkine göre gerçek gizlenmekte ikincisine göre gerçek form değiştirmektedir…

Örgütsel ortamda ise ampirik bilimsel verilerin bir fikir sistemi içerisinde bozunuma uğramasının nedeni esas olarak küçük burjuva zihniyetin varlık alemiyle kurduğu özürlü ilişkiden kaynaklanmaktadır. Örneğin; doğadaki büyük balıkların küçük balıkları yuttuğu gerçekliğini kendisine doğa felsefesi yapmış olan bir küçük burjuva bireyin, devrimci örgütsel ortamı tasfiyeye sürüklemek isteyeceği kaçınılmaz bir durumdur. Eğer doğadaki balık türleri arasındaki acımasız yaşamda kalma biçimleri örgütsel ortamda küçük burjuva rekabetine ilham kaynağı olabiliyorsa, o halde küçük burjuva ideoloji ve kültürüne karşı savaşın kendisi zaten tasfiyeciliğe karşı savaşın özgün bir biçimi olmaktadır. Doğadaki acımasız rekabete dayanan küçük burjuvazinin örgütsel felsefesi bütün dine bezenmiş yönleriyle birlikte örgütsel ortamdan kovulmadan tasfiyeciliğe karşı henüz yeterince mücadele verilmiş sayılmamalıdır. Marks ve Engels, Darwin’in çalışmalarından büyük heyecan duymuş ve bu sonuçları komünist felsefenin doğa özgülünde olumlanması olarak görmüşlerdir. Buna karşın modern dönemin burjuva ideologları Darwin’in doğadaki gözlemlerini kapitalizmin bir doğa yasası olduğuna kanıt gösterirken faşizm, bu ilhamdan “Sosyal Darwinizm” türetmiş durumdadır.

Özetle, sahip olduğumuz ideolojide ve onu yöneten felsefemizde sorunlar varsa eğer, laboratuvarda doğa bize nasıl farklı görünecekse aynı şekilde bir örgütsel ortamdaki ampirik bulgularda bizlere aslında gerçekte olduğundan farklı görünecektir. Bizim politik geleneğimizde örgütsel sorunların başarılı bir şekilde çözülememesinin altında bu maddeci gerçekler yatmaktadır. Aynı şekilde bu durum Kaypakkayacı demokratik güçlerin birlik ve ayrılık sorunlarının da kaynaklarından biridir. O halde işçi sınıfının kamu birliğini sağlamak için önce geleneksel kavramlarla olan ilişkilerimizi değiştirerek işe başlamalıyız. Böyle bir mücadelede başarı sağlamak aynı zamanda başta ideolojik tasfiyecilik olmak üzere her türlü tasfiye seferlerine karşı gerçekleşecek ilk ve önemli zafer olacaktır. Bu zihinsel praksisi tarihin kaydedeceğinden emin olmalıyız. Toplumsal gerçekliğin devrimci ortamında son yıllarda baş aşağı duran bilincin eleştirisi yapılmadan gerçeği gizlendiği yerden açığa çıkarmak mümkün görünmemektedir. Gerçek ancak tarihte ilk olarak Marks ve Engels yoldaşların sayesinde maddi silahlarını proletaryada bulan devrimci felsefenin yardımıyla saklandığı yerden bulunup ortaya çıkarıla bilinir…



Temmuz 2024
PSÇPCCP
1234567
891011121314
15161718192021
22232425262728
293031 

Daha Fazla Makale Haberler