Bizimle iletişime geçin

Makale

Marksist Bir Dil Teorisi Bize Nesnelliğin Bilgisine İlişkin Olarak Ne Verebilir

Dilin, nesnel gerçekliğin ontolojik değil ama epistomolojik bir aynasını yansıtıp yansıtmadığını ortaya koyabilmemiz için tıpkı, Marks’ın meta analizi aracılığıyla üretim ilişkilerinin bütün çelişkilerine bir ayna tutması gibi dilin öğeleri arasındaki ilişkinin matematiğinin diyalektiğinin ortaya konulması gerekir.

Augustinus’un dil betimlemesinin basit bir dil betimlemesi olarak değerlendirilmesiyle, örneğin, Spinoza’nın doğaya içkin tanrı betimlemesi arasındaki mantıksal örgü, diyalektik düşüncenin basit bir kullanımı olarak değerlendirilirse, diyalektiğin bugünkü kavranışı karşısında tabi ki basit kalacaktır. Fakat, değerlendirmeyi şu ya da bu felsefecinin dil teorisi üzerinden değil de dil kavramı üzerinden yapmaya çalışırsak burada, referansımızın yine, Marks’ın Kapital’de kullandığı diyalektik yöntemle, ideal ve gerçek kavramlarına getirdiği yeni materyalist yaklaşım olması gerekir. İliyenkov, Kapital’de hem çok tanıdık hem gizemli toplumsal bir görüngünün olan parayı çözümlerken Marks şu tanımı ortaya koyar: “Metaların fiyat ya da para biçimi, genel olarak onların değer biçimleri gibi, kendilerinin elle tutulur gerçek maddi biçimlerinde farklı, yalnızca ideal veya zihinsel bir biçimidir”[1] derken, Marks’ın, ideal kavramını, kendisinden önceki filozoflar gibi insanların kendi kafalarından başka hiç bir yerde var olmayan bir tözle değil, maddi dünyanın maddi ilişkilerinden insan bilincine yansıyan bir içerikle temellendirdiğini ifade etmeye çalışmaktadır.

Burada, tıpkı, para sözcüğünün ya da onun sözlük anlamından daha kapsamlı olan kavramsal karşılığının maddi üretim ilişkilerinin dilde idealize edilmiş bir biçimine karşılık gelmesi gibi bir kişinin isminin, örneğin, Ayşe, ya da Mukaddes olmasının, tek başına, onun sözlük anlamından farklı olarak, her şey gibi bir matematiği olan dil teorisi için nesnellikle örtüşen anlamlı bir karşılığı olmayacaktır. Ama nasıl ki Lenin, sosyalist inşanın demokratizmini, bize, diğer her şeyden yalıtılış bir demokratizm olarak değil ama ekonomi politikle ilişkisi içinde karşılıklı olarak birbirinin gelişimini ve biçimini koşullayan bir demokratizm olarak diyalektik bir içerikte tanımlıyorsa, tıpkı bunun gibi dildeki sözcüklerin sözlük anlamlarına karşılık gelen formel kavramların, dilin diğer öğeleriyle, yani, özne, nesne, yüklem ve bağlaç ilişkisi içinde diyalektik materyalist bir yöntemle ortaya konulması gerekir. Marks, nasıl ki meta analizini, metanın kendisinin üçgenin tepesine yerleştirildiği ve onun hareket ettirici iç çelişkisi olan kullanım değeri ve değişim değeri arasındaki karşıtlığın da ikizkenar üçgenin ikiz açılarına karşılık geldiği bir üçgen metaforuyla ifade ediyorsa -ki ben buna bir de üçgenin yüksekliğinin pazara, yani üretim ilişkilerine karşılık geldiğini eklemek isterim-, tıpkı bunun gibi dilin temel öğelerinden olan yüklemi, ikizkenar üçgenin tepe açısına özne ve nesneyi ise ikiz açılara yerleştirdiğimizde, tabandan tepeye çizilen dikme üçgenin yüksekliğine, ve dolayısıyla özne, nesne ve yüklem arasındaki bağlaçlara karşılık gelmesi gibi dilin de tıpkı nesnel dünya gibi belirli bir görelilik ilişkileri içinde, belirli bir matematiksel ilişkiler biçimimde geliştiğini ve dolayısıyla, dilin formel ilişkilere karşılık gelen sözlük anlamlarının değil ama ancak, tıpkı Marks’ın meta analizinde olduğu gibi dilin öğeleriyle karşılıklı görelilik ilişkilerinin matematiğinin diyalektiğinin analiziyle gösterilebilecek bir tür korelasyon ifade ettiğini söylemek gerekir.

Şimdi biz, bu ikizkenar üçgenin ikiz açılarından soldakine bir dikme çizersek, bu ikizkenar üçgenin öğeleriyle zaman arasındaki ilişkinin, üçgenin ikiz açılarını tepe ile birleştiren iki ikiz kenar aracılığıyla, üçgenin tabanının apsise, ikiz açılardan soldakinden çizilen dikmenin de ordinata karşılık geldiği bir grafik elde ederiz. İkiz kenarlardan her birinin birbirini tepe noktasında kestiği ve iki karşıt fonksiyon tanımladığı bu grafik bize, aynı zamanda, zaman ordinatıyla ilişkisi içinde dil kavramı için özne ile nesne arasındaki ilişkinin yüklemde, mata kavramı için ise kullanım değeriyle değişim değeri arasındaki ilişkinin metada kesiştiği iki karşıt fonksiyon, karşıtların birliği olarak ifade edilebilir. Buradan hareketle, meta toplumları için kullanım değeriyle değişim değeri arasındaki karşıtlığın söz konusu toplum tarihleri için çelişkinin mutlaklığına, pazara, yani üretim ilişkilerine karşılık gelen üçgenin yüksekliğinin de çelişkinin göreliliğine karşılık gelmesi gibi dilin gelişim tarihinin ve dolayısıyla onun formel sözlük anlamlarının değil ama matematiğinin diyalektiğinin ifade ettiği korelasyonun da bütün dil ve dolayısıyla insanlık tarihi boyunca, özne ile nesne arasındaki karşıtlığa karşılık gelen çelişkinin mutlaklığı ile özne ve nesneyi tıpkı üretim ilişkilerinde olduğu gibi birbirine karşıtlık halinde hareket eden öğeler olarak birbirine bağlayan yine tarihsel olarak nesnelliğin idealize edilmiş birer aynası olarak işlev gören bağlaçlarla göreli bir ilişki tanımladığını göstermek mümkündür.

Biz, buraya kadar ifade etmeye çalıştığımız şeyleri eğer bir de Einstein’in görelilik yasasıyla ilişkisi içinde temellendirmeye çalışırsak ve görelilik yasasını da Marks’ın ,insanın doğayı üretim faaliyeti aracılığıyla değiştirirken, aynı zamanda, onu içselleştirdiği ve dolayısıyla, insan uzuvlarının doğanın bir uzantısı haline geldiğine ilişkin tespitiyle ilişkisi içinde ele alırsak, dilin, insan bedeni aracılığıyla zamanın ve mekanın sürekli olumlama ve olumsuzlamalarla birbirine dönüştüğü yaşayan canlı bir organizma olarak nesnel dünyanın sözlük anlamlarında idealize edilmiş ve fakat onun matematiğinin diyalektiğinde nesnel dünyanın bütün çelişkilerini yansıtan ve böylece bize nesnel dünyaya ilişkin olarak ontolojik değilse de tıpkı, Marks’ın meta analizi gibi epistomolojik bir temel veren bir yapı olduğunu söyleyebiliriz.

Dil, bize nesnel dünyanın ontolojisini vermez. Çünkü dil nesnelliğin tıpkı ekonomi politik gibi ontolojik değil ama çelişkilerin matematiksel biçimini ifade edebilir. Nesnel dünyanın ontolojisinin ortaya konulabilmesi için ise doğayı hareket ettiren temel kuvvetlerle varlığın bütün tarihinin evrimsel çelişkilerinin ortaya konulması gerekir. Dilin, nesnel gerçekliğin ontolojik değil ama epistomolojik bir aynasını yansıtıp yansıtmadığını ortaya koyabilmemiz için tıpkı, Marks’ın meta analizi aracılığıyla üretim ilişkilerinin bütün çelişkilerine bir ayna tutması gibi dilin öğeleri arasındaki ilişkinin matematiğinin diyalektiğinin ortaya konulması gerekir. Nasıl ki herhangi bir şeyin diğer şeylerden yalıtılmış olarak tek başına ne bir varoluşu ne de bir anlamı ve işlevselliği olamayacağı gibi nesnel üretim ilişkilerinin idealize edilmiş bir ifadesine karşılık gelen dildeki sözcük ve kavramların da dilin öğeleri arasındaki ilişkinin diyalektiğinden soyutlanmış tek başına bir varoluşu ve anlamı mümkün değildir.

Peki, dilin matematiğinin diyalektik analizi ile elde edebileceğimiz varoluşun epistomolojik temeli ontolojik bir çalışma için ne anlam ifade eder? Tıpkı, Marks’ın, meta analizi aracılığıyla kapitalist toplumun başta üretim ilişkileri olmak üzere bütün ontolojik çelişkilerine epistomolojik bir temel getirerek Althusser’in deyimiyle, tarih felsefesini tarih bilimi haline getirerek, kendi öncüllerinden epistomolojik bir kopuş yaratması gibi, dilin öğeleri arasındaki ilişkiselliğin matematiğinin diyalektiğinin ortaya konulması da varoluşun henüz keşfedilmemiş gerçeklerine ve yasalarına ilişkin olarak epistomolojik bir yaklaşımı mümkün kılacaktır. Öyle ki bu epistomolojik yaklaşım, ilerideki tarihsel süreçler için varoluşun gerçekliklerine ilişkin yeni keşif ve yasaların, tıpkı, dilin öğeleri arasındaki ilişkinin matematiğinin diyalektiğini çağrıştıracağını, yeni kavram ve yasaların dilsel ifadesinin de dilin öğeleri arasındaki diyalektik ilişkiyi yansıtacağını ortaya koyar ve böylece, ulaştığımız epistomolojik temel bize varoluşun ontolojik çelişkilerine yaklaşım için bir bilimsel bakış olanağı yaratır. Fakat, Marks’ın meta analizinin kapitalist toplumun üretim ilişkilerinin ontolojik çelişkilerini ortaya koyabilmek için yeterli bir epistomolojik temel vermesine karşın, henüz, bir doğa ve evren ontolojisi için yetersiz kalması gibi, herhangi bir epistomoloji, bize, varoluşun ontolojik çelişkilerinin bütün bilimlerle ilişkisi içinde ortaya konulabilmesi için yöntemsel bir yaklaşımdan başka bir şey vermeyecektir. Varoluşun ontolojisinin ortaya konulabilmesi için onu hareket ettiren bütün yasaların birbiriyle ilişkisi içinde belirlenmesi ve varoluşun bütün görünümlerine uyarlanması gerekir.

Kendi ürettiği nesneye özdeş olan insanın, doğayla ve diğer insanlarla ilişkisinde her bireyin bir üslü sayı gibi olması, dilin bilinç altıyla ilişkisinde sezgilerimizin de kaynağını oluşturacaktır. Özne ve nesne arasındaki karşıtlığın, tüm zamanlarda çelişkinin mutlaklığına karşılık gelmesi, örneğin, kendi bilinç altının sesini duyan ve bunu tanrısal bir vahiy olarak algılayan Muhammed’in tanrısının ‘’biz semayı düreceğiz’’ ifadesinde olduğu gibi bugünkü bilimin, karadeliklerin birleşerek bütün evreni yutmasıyla öngördüğü evrenin çöküşünü çağrıştırması, çelişkinin mutlaklığını temsil eden bilinç altının varoluşun geleceğine ilişkin sezgisel bir algıya da olanak tanıdığını gösterir. Fakat, bu henüz temellendirilmiş bir bilgi değil tıpkı, bir futbol maçının nasıl sonuçlanacağına ilişkin olarak zaman zaman içimizden gelen bir his gibi bir sezgidir. Bunun içindir ki Muhammed’in tanrısı, örneğin, Einstein gibi dünyanın sonunu bilimsel bir temelde değil bir hükümdar gibi kendi hükmü olarak ifade eder. Çünkü, tıpkı bilinç gibi, çelişkinin mutlaklığının bir aynası olan bilinç altının sezgisel ifadesi de kendi tarihselliğinin bilimsel düzeyini ve o düzeye karşılık gelen dilin olanaklarını aşamaz. Bu nedenle, Muhammed’in tanrısının ‘’biz semayı düreceğiz.’’ Biçimindeki söyleminin, karadeliklerin birleşerek evreni yutmasıyla gerçekleşme olasılığı olan evrenin sonunu çağrıştırması, insanın bilinç altının tüm zamanlara ait olmasından, fakat, bilinç altından bilince çıkan sezgilerin ifadesinin ise ancak tarihsel olabileceğinden kaynaklanan bir benzerliktir.

Bu örnekte olduğu gibi özne ile nesne arasındaki çelişkinin mutlaklığının tüm zamanlara ilişkin olarak etkinlik göstermesi, gerek mitolojik ve dinsel metinlerde dünyanın geleceğine ilişkin ifadelerde olsun ve gerekse varoluşun henüz keşfedilmemiş gerçekliklerinde olsun, şeyler arasındaki ilişkinin diyalektiğinin, dilin öğeleri arasındaki ilişkinin diyalektiğine benzemesi ve onları çağrıştırması, bilinç altından gelen sezgilerimizle, varoluşun nesnel çelişkileri arasındaki diyalektik ilişkinin de birbirini çağrıştırmasının epistomolojik temelini ortaya koyar. Çünkü, ikizkenar üçgen örneğinde göstermeye çalıştığımız gibi özne ile nesne, kullanım değeri ile değişim değeri arasındaki karşıtlık, aynı zamanda tüm zamanlara ilişkin olarak zaman ile mekan arasındaki birbirine içkin göreli karşıtlığa, yani, varoluşun başladığı sıfır noktası ile sonsuzluk arasındaki karşıtlığın sürekli olumlama ve olumsuzlamalarla devindiği varoluşun onu hareket ettiren mutlak çelişkisine karşılık gelir. Dolayısıyla, kendi bilinç altının sesini duyan Muhammed’in tanrısının varoluşun ontolojik çelişkilerini ifade etme biçimi tarihsel ve kendi zamanının bilimsel düzeyinin ve dilinin olanaklarıyla sınırlıdır. Fakat, bilinç altından gelen sezgilerde ifadesini bulan epistomolojik temel ile ancak gelecek zamanlarda bilimsel keşiflerle ortaya konulabilecek olan varoluşun ontolojik çelişkilerinin diyalektiği arasındaki ilişkinin bilinç altından gelen sezgilerde tarihsel olarak ifadesini bulabilmesi, varoluşun kendi kendini hareket ettiren mutlak çelişkisinin bilinç altına yansımasından ve dilin tarihsel olanakları bağlamında ifade edilmesinden başka bir anlama gelmez. Bilinç altından gelen sezgilerle varoluşun ontolojik çelişkileri arasındaki bu epistomolojik benzerlik, tıpkı, bir bilgisayarın elektroniğinin sıfır ( 0 ) ile bir ( 1 ) arasındaki karşıt elektrifikasyonun olumlanmasına ya da olumsuzlanmasına karşılık gelmesi gibi, bize, bilgisayar elektroniğine ve ya yapay zeka elektroniğine ilişkin bir epistomolojik temel vermesine rağmen, orta çağda yaşayan bir bireyin eline üretilmiş bir bilgisayar verememesi gibi Muhammed’in bilinç altından gelen sezgileri de bütün tanrısallık iddiasına rağmen bize, o zaman için doğada olmayan herhangi bir nesne üretme olanağı ve bilgisi veremeyeceği gibi varoluşun ontolojik çelişkilerini bilimsel olarak temellendirme olanağı verememektedir.

Son olarak şunu da belirtmek gerekir ki yukarıda ifade etmeye çalıştığımız gibi her insanı bir diğerine doğal elektrifikasyon aracılığıyla bağlayan ve her bireyi, tıpkı, üslü bir sayı haline getiren doğal hukukta herkes herkesin kulu ve herkes herkesin tanrısı gibidir. Fakat, bu doğal elektrifikasyon, sınıflı toplumda üretim ilişkilerinin anarşik yapısı gibi anarşik bir karakterde olup sınıflı toplumun hukukuna tabi hale geldiği için sınıflı toplumda herkes devletin kuludur. Tıpkı, burjuva eşitlik ilkesinin, aslında eşit olmayan bireyleri kağıt üzerinde soyut olarak eşitlemesi gibi laiklik ilkesi de gerçek yaşamda özünde bir karşılığı olmayan kağıt üzerinde kalan soyut burjuva eşitlik ilkesi gibi bir aldatmacadır. Din ne kadar dogmatikse, gerçek insan ihtiyaçları ve doğal hukuk karşısında burjuva hukuku ve laiklik ilkesi de o kadar dogmatiktir. Gerçek insan ihtiyaçlarına karşılık gelen doğal hukuk ise ancak komünist toplumun ikinci aşamasında, üretici güçlerdeki gelişmenin ‘’herkese ihtiyacı kadar’’ şiarına olanak tanımasıyla devletle birlikte her türden yazılı hukukun gereksiz hale gelmesi ve üretim ilişkilerini düzenleyen kuralların devlet yasaları değil ama toplumsal bir etik ve alışkanlık haline gelmiş olan kolektif kültür olarak biçimlenmesiyle yaşama geçebilecektir. Komünist toplumun ikinci aşamasında, tıpkı, üretim ilişkilerinin ekonomi politiğin zorunluluklarından ve devletten özgürleşmesi gibi dil de gerçek insan ihtiyaçlarına karşılık gelmeyen ve hatta onların karşılanmasını ve gelişimini köstekleyen her türden zorunluluk ilişkilerinden özgürleşerek insan istençlerinin nesnel bir ifade biçimi haline gelerek bilimle özdeşleşecektir.

Şimdi, farklı diller arasındaki korelasyon ilişkisini göstermek için bir örnek verelim. Örneğin, İngilizce ‘’can’’ sözcüğü ‘’muktedir olmak ‘’ anlamına gelir. Bu sözcüğün okunuşu, ‘’ken’’ biçiminde olup, Türkçede ‘’yer-ken’’, ‘’içer-ken’’ sözcüklerinde olduğu gibi bir eylemin zaman kipine karşılık gelir. Yine, İngilizce ‘’can’’ sözcüğünün yazılışı, Türkçede ‘’can’’ sözcüğüne, yani, canlılık veya ‘’bir şeyi canı istemek’’ ifadesinde olduğu gibi bir istence karışlık gelir. Böylelikle diller arasındaki matematiksel korelasyonun, insanın üretim faaliyetiyle doğayı ve birbirini elektriksel alan olarak içselleştirmesinden kaynaklanan doğal elektrifikasyonun, insanları birbiriyle astlık –üstlük ilişkisi biçiminde elektriksel alan olarak ilişkilendirdiğine ilişkin tezimizin doğrulanmasını diller arasındaki korelasyon ilişkisi üzerinden de gösterebiliyoruz. Böylece, ‘’bir şeye muktedir olmanın’’ başka bir söylemle bir şeyi hareket ettirebilmenin, doğal elektrifikasyonun yarattığı doğal hukukta o şey ile bir ast-üst ilişkisinde olmasına bağlı olduğu, insanın yerken, içerken doğayı ve kendi ürettiği nesnelere özdeş olan diğer insanları da mekanik değil ama elektriksel alan olarak içselleştirdiğine ilişkin tezimizin izdüşümünü, üretim ilişkilerinin idealize edilmiş bir ayna görüntüsü olan dilin matematiğinde ve bu matematiğin yarattığı farklı diller arasındaki anlamsal korelasyon ilişkisinde de görüyoruz. Sezgilerimizin kaynağını da gösteren bu doğal elektrifikasyon, aynı zamanda insanın bilinç altına karşılık gelir ve onun iradi değil gayri iradi davranış ve güdülerini belirler. Fakat, sınıflı toplumlarda, bu doğal elektrifikasyonun yarattığı doğal hukuk, ekonomi politiğin anarşik karakterinin etkisi altında kaldığı için, ancak komünist toplumun ikinci aşamasında her türden ekonomi politik zorunluluğun aşılmasıyla görünür hale gelebilir. Açıkça görülebileceği gibi doğal elektrifikasyondan kaynaklanan bu doğal hukuk, herkesin, diğerlerinin tanrısı ve yine herkesin diğerlerinin kulu olduğu bir varoluş tanımlar ve bu doğal varoluş, komünist toplumun ikinci aşamasında üretim ilişkilerinin her türden ekonomi politik ve yazılı hukuktan özgürleşmesiyle, aynı zamanda, her türden tanrısallığın ve kulluk ilişkisinin de aşılacağı bir tarihsel momenti ifade eder.

Komünist toplumun ikinci aşamasında, her türden ekonomi politik zorunlulukla birlikte bilinç altıyla bilinç arasındaki karşıtlık, yani, iradi davranışlarla gayri iradi güdü ve davranışlar arasındaki çelişki de çözüleceği için bilinç altıyla bilinç de özdeş hale gelecektir. Kuşkusuz, halen insanın bilinç altından bilince çıkaramadığı şeyler olacaktır ama bilinç altıyla bilinç arasındaki çelişki, ekonomi politiğin çelişkilerinin çözülmesiyle uzlaşmaz bir karşıtlık olmaktan özgürleşecektir. Sınıflı toplumda ise her türden tarihsel olanağı mümkün kılan paradır ve dolayısıyla sınıflı toplumun tanrısı paradır. Sizin canınız bir şey istese de istediğiniz şey bir başkasıyla özel mülkiyet ilişkisi içinde olduğu için onunla ilişkilenemezsiniz. Dolayısıyla, sınıflı toplumda insan kendi özlemlerine de yabancılaşmıştır. İnsanın, bu kendi özlemlerine ve hatta aşklarına yabancılaşması türkülere, şarkılara konu olarak sınıflı toplumun sanatı dolayımıyla dilsel söylemlerini de biçimlendirirken, aslında bireysel gibi görünen ama özünde toplumsal olan özlemler aracılığıyla bir sınıfsız toplum özlemini de ifade etmektedir. Bu, tıpkı, paranın, bütün diğer metalarla mübadele ilişkisine girebilecek bir biçimde idealize edilmiş özel bir meta olması gibi insanların özlemlerinin bilinç altından bilince idealize edilerek yansımasından başka bir şey değildir ve her türden idealize edilmiş soyut tanrı kavramını yaratan da insanların adalet arayışı ile sınıflı toplumun üretim ilişkilerinin adaletsizliği arasındaki bu çelişkidir.


[1] İdealin Diyalektiği, Etkinlik Ve Zihnin Kuruluşu-Evald İlyenkov-s: 126-Yordam Kitap



Şubat 2024
PSÇPCCP
 1234
567891011
12131415161718
19202122232425
26272829 

Daha Fazla Makale Haberler