Bizimle iletişime geçin

Editörün Seçtikleri

Mehmet Yeşiltepe yazdı: 18’inci yılında, Okan Ünsal’ın ardından…

Okan, bizzat gündelik yaşamın içinde devrimi hayata, hayatı da devrime yakınlaştırarak zoru başaranlardandı; devrimin ve devrimciliğin anlaşılır olmasını sağlayanlardandı. Hintli şair Rabindranath Tagore’un “Uyudum, rüyamda hayatın sevinç olduğunu gördüm, sonra uyandım, hayatın görev olduğunu anladım. Çalışmaya başladığımda, bir de baktım, görev de Sevinç olabiliyormuş.” demesi gibi sevinci görevin, görevi de yaşamın karşısına koymadan tam da onun tanımına uygun biçimde yaşayanlardandı. Bu nedenle evet belki erken ama hayata ve kavgaya hakkını vererek gitti. Yaşıyor ve yaşatılıyor…

Adı ve nitelik mirası zaman aşımına uğramadı

Yine bir bahar vaktindeyiz. Zemheri geride kalmış, iklim değişmiş doğurgan olmuş. Herkesin bir Haziran’ı var. 1’inde Cevahir anılır. 3’üne gelince, siz unutsanız bile Nazım kendini bir şekilde hatırlatır. 15-16 derken 17’si, ne kadar anlatsanız eksik kalır.

Aradan 18 yıl geçti. Çok şey yitirildi, çok şey değişti ama Okan zamanın törpüsüne direndi; bıraktığı izler aşınmayacak türdendi.

Bugünlerde kafaların bir hayli karıştığı konuda, devrimcilik tanımında, oldukça netti; mütevazı ve barışıktı. Şimdi karşımda olsa belki de “Biliyor musun derin şeyler konuşamaz olduk” diye söze girerdim ve sessiz de kalsa yanıt da verse derinlikli ve uzun bir fikri yolculuğa çıkardık onunla.

Hapishane, sonradan bu tanım giderek unutulmuş gibi görünse de bir çeşit “okul” olarak bilinir. Çeşitli ölçü ve tanımların nasıl olması gerektiği, tutsaklık ortamında daha net yanıt bulur. Örneğin orada, farkların abartılmadığı, taraflar üstü yoldaşlığın öne çıktığı bir zemin/pratik yakalamak, dışarıya oranla çok daha mümkün. Birbirini sahiplenmek, bir diğeri için bedel ödemek de geniş çaplı yoldaşlığın gereklerindendir. En net ve çıplak biçimiyle yaşanan sınıfsal karşı karşıya geliş, dostluk/yoldaşlık tanımını da netleştirir. Bu bağlamda “dışarının içeriden öğreneceği çok şey var” demek abartılı olmaz.

Gramsci’nin Hapishane Defterleri’nden Dostoyevski’nin Ölüler Evinden Anılar’ına kadar, tutsaklık yaşamış Oscar Wilde’nin metinlerindeki/üretimlerindeki derinliklerden Nazi kamplarındaki tutsaklığı artıya çevirebilmiş Viktor Frankl’a kadar tutsaklığın öğreten, kavrayışı derinleştiren ve ufku büyüten örneklerini bilenler için tutsaklıktan ve Okan gibi tutsaklardan aktaracağımız nitelikler abartılı gelmeyecektir.

Dünyanın bütün tutsakları birleşin!

Bu ifade kimilerine abartılı gelebilir ama dünyanın tüm ezilenlerinin tutsak, tüm egemenlerinin hapishane yöneticisi olduğunun bilincine varabildiğimiz ölçüde; sokaklardaki görünmez kelepçelerin ve gardiyanların ayırdına varabildiğimiz oranda söz konusu tanımların isabeti görülebilecektir. Örneğin Okan’ın da tutsak olduğu 1995-2000 yılları arasındaki süreçte iletişim imkanlarını aşan boyuttaki yoldaşlaşma, tutsaklık zemininde tarihsel önemde bir öğreticilik yaşattı. Deyim yerindeyse dışarıda ekonomik zemini hazırlanan ve toplumsal tohumlaması yapılan neoliberal parçalanmanın antitezi niteliğindeydi tutsaklık zeminindeki nitelikli ve kapsamlı yoldaşlık. Bu bağlamda 2000 yılının 19 Aralık’ında yapılan operasyonları, sözünü ettiğimiz niteliklere ve yaşam biçimine müdahale olarak değerlendirmek abartılı olmaz. Bir başka ifadeyle söylersek bugün gelinen aşamayı; çözülme ve değer yitimini, bireycilik ve yalnızlaşma zeminindeki yaygınlaşmayı kendiliğinden oluşmuş bir sonuç olarak göremeyiz.

Dün ağır bedeller ödettirilerek veya çeşitli fayda vaatleriyle kabulü sağlanamamış sınıfsal uzlaşma zeminlerinde bugün gönüllü biçimde varlık gösterenlerin, ölçüsüzlüğü/ilkesizliği siyasetin yegane biçimi olarak benimseyenlerin sayısındaki artış, nelerin nerede nasıl yitirildiğine dair çok şey anlatıyor.

Devrimciyim o halde varım

Fischer’den aktararak söylersek, yabancılaşma duygusunun giderek tam bir umutsuzluğa ve nihilizme dönüşmekte olduğu bu koşullarda çözümü biraz da değerlerin yitirildiği yerde aramak gerekiyor. Bu da dünden bugüne ortaya konulmuş üretimleri, ders niteliğindeki yaşam pratiklerini örnek ve ölçü almayı gerektiriyor.

Zaman çok şeyi değiştiriyor ve eskitiyor ama zaman aşımına uğramayan değerlerimiz de var bizim. “Devrimciyim o halde varım” dercesine yaşamış, koşulların esiri olmadan kendini ifade edebilmiş Okan’ın ardından:

Sanki 1949 Çin’ine

Ve içimdeki Uzun Yürüyüş sabrına

kastetmişler gibi öfkeliyim.

Hala çekik gözlü bir kız çocuğunun

Çığlıkları çınlıyor kulaklarımda…”

demiştim. O çığlıklar gibi onun mirası da zaman aşımına uğramadı…

Okan, bizzat gündelik yaşamın içinde devrimi hayata, hayatı da devrime yakınlaştırarak zoru başaranlardandı; devrimin ve devrimciliğin anlaşılır olmasını sağlayanlardandı. Hintli şair Rabindranath Tagore’un “Uyudum, rüyamda hayatın sevinç olduğunu gördüm, sonra uyandım, hayatın görev olduğunu anladım. Çalışmaya başladığımda, bir de baktım, görev de Sevinç olabiliyormuş.” demesi gibi sevinci görevin, görevi de yaşamın karşısına koymadan tam da onun tanımına uygun biçimde yaşayanlardandı. Bu nedenle evet belki erken ama hayata ve kavgaya hakkını vererek gitti. Yaşıyor ve yaşatılıyor…

Bu yazı ilk olarak Gazete Yolculuk‘ta yayımlanmıştır.



Şubat 2024
PSÇPCCP
 1234
567891011
12131415161718
19202122232425
26272829 

Daha Fazla Editörün Seçtikleri Haberler