Bizimle iletişime geçin

Makale

Fransa’da Toplumsal Hareketler-5

Kırıp dökmeyi, Afganistan’dan başlayarak Irak’a, Libya’ya, Kara-Afrika’ya ve oradan Suriye’ye uzanan hat boyunca ülke dağıtmayı ve zenginlik kaynaklarını acımazsızca yağmaladıkları yoksul dünyayı ateşe vermeyi kendilerine hak görenler, -tarihin bir ironisi olarak- banliyö yoksullarına “eşkıya” diyorlardı…

 Banliyö Yangınları ve Sükunet

“Nanterre’de çirkiniz, Voltaire’in suçu,

Ve Palaiseau’da  canavar, Rousseau’nun hatası.”

Gavroche’un şarkısı, Sefiller

27 Haziran sabahı Nael Merzouk isimli 17 yaşındaki bir gencin Nanterre Banliyö’sünde polis tarafından öldürülmesi, Fransa işçi-göçmen mahallelerinin bir kez daha alev almasının kıvılcımı oldu. Ve beklendiği üzere eski, yeni pek çok tartışmayı da aynı anda harladı.

Toplumsal bünyenin tıkalı damarları durumundaki Banliyö sorunu, güvenlik ve şiddet sorunsalını, devrevi başkaldırılara dönüşen hareketlerin tarihsel ve sosyo-ekonomik kökenlerini, kültürel-politik-konjonktürel boyutlarını ve çözümlere ilişkin tartışmaları tekrar gündemleştirmiş, farklı politik aktör ve dinamikler arasındaki mevcut kamplaşmaya bir kör düğüm daha eklemiştir.

Kurulu nizamın klasik ırkçı-faşist kanadının nazarında yaşananların nedeni gayet açıktı ve sorumluları da belliydi! Sorun bir güvenlik sorunuydu! Sokaklara dökülenler, yakıp yıkanlar da Fransa karşıtlarıydı. Gerekli olan ise hepsini kapı dışarı etmekti!

Torun Le Pen Marion Maréchal, “Ayaklanmanın ardında göçmenlik sorunu var” diye dahiyane bir tespitte bulundu bir Tv ekranında. “Varsayalım ki öyle! Peki göçmenlik sorununun ardında ve derinliğinde ne var, hamfendi?” diye soramazdı tabiki Tv program sunucusu.

Teyze Le Pen Marin, Éric Zemmour, Jean Messiha gibi faşist figürlerin ve onların polis sendikalarındaki uzantılarının, kendilerine bağlı belediye ve aynı dalga boylarındaki “sivil toplum” sözcülerinin histerik hezeyanları da aynı doğrultudaydı: Fransa düşmanı nankör Arap-Müslüman ve kara Afrikalı’ların yaşadıkları Banliyölere milyarlarca avroluk harcama yapmak boşunaydı! Ya Fransa’yı sevmeli ya da terketmelilerdi! Yoksa da, uçaklara doldurulup zorla gönderilmelilerdi! Tersi, Fransa’yı bekleyen medeniyetler/kimlikler arası bir iç savaş durumuydu!

Bu sinyallerden kendilerine vazife çıkaran faşist milisler, polis birliklerinin şiddetine omuz verme seferlerine çıkmakla gecikmediler. Kendilerine “Brigade d’Anti-Casseurs” diyen ve Mussolini’nin “Kara Gömlekliler”ini andıran faşist eylem mangaları Lyon, Chambéry, Angers gibi kentlerin ara sokaklarına inerek, “Fransızlar uyanın!”, “Fransa Fransızlarındır!” sloganları eşliğinde malum hedeflerine saldırdılar.

Pek tabii ki arkaik faşist hareketlerin evrensel sefil mantığı ile tarihsel-toplumsal ihtilafların, toplumların piramidal yapılarının ürettiği sınıflar arası çatışmaların izahına, kalıcı çözüm yollarına ilişkin akla yakın bir fikir kırıntısı ve adalet duygusu beklenemezdi. Bununla birlikte, kendi meşreplerine uygun, radikal tasfiyeleri öngören “çözüm” önerilerinin son on yılda kent ve kır yoksulları arasında kitlesel bir karşılık bulduğu gerçeği de asla hafife alınamazdı. Zira, yeni Truva atları ve günah keçileri yaratmak gibi görünür gerekçelerin derinliğinde, ikinci paylaşım savaşından arta kalan bitmemiş hesapların, Yahudi tekel sermayesine karşı beslenen kıskançlık ve nefretin, anti-komünist düşmanlığın motive ettiği stratejik hesapların varlığı biraz tarih bilenler için sır değil.

“Parlamenter önderlik” vitrininde Le Pen’lerin yer aldığı ama kayda değer miktarda danışman ve teorisyene de sahip bulunan klasik Fransız faşist hareketinin gelişimi, 1922 İtalya’sında Mussolini liderliğindeki Ulusal Faşist Parti’yi, 1933 yılında ise A. Hitler önderliğindeki Nazi Partisi’ni parlamenter yoldan iktidara taşıyan gelişmelerle ilginç benzerlikler de gösteriyor…

“Adalet yoksa sükunet de yok”

On yıllar içinde işçi banliyölerini, bu banliyölerde ise site (cité) tabir edilen yarı-getto tarzı yerleşkeleri işsizlik, sefalet ve çoklu çöküntünün meskeni haline getiren Fransız egemen güçleri yaşananlar karşısında bir miktar şaşırır gibi oldular. Oysa ellerindeki -zaman zaman kamuoyuna da yansıyan- muhtelif raporlar sözkonusu yerleşkelerin birer barut fıçısına dönmek üzere olduğunu yeterince teyid ediyordu. Sistem sözcülerinin geleneksel söylevlerinde de bu yerleşkeler, “zor, sıcak, hassas semtler” (Les quartiers difficile, chaude, sensibles) olarak adlandırılıyordu…

Buna rağmen sırası mıydı şimdi bu isyanın! Daha Sarı Yelekli öfkenin, Pandemi zamanı protestolarının ve 19 Ocak-6 Haziran tarihleri arasındaki yığınsal direniş dalgalarının öfkesi tam olarak dinmemişken hem de! Dışarıda da işler ters gidiyordu üstelik! Kara-Avrupa’sının Doğu kapısında bir yılı aşkındır devam eden savaşın Fransız tekellerinin “ulusal çıkarlarına” ters bir mecrada seyrediyor olması bir yandan, NATO içindeki ABD/Anglo-Sakson ittifakın baskısı ve Çin’in yüz vermeyişi öte yandan! Bunca baş ağrısının ve yeni dalga kitle hareketlerinin tehdidi altında yaklaşan 2024 yaz Olimpiyatları’na ev sahipliği yapmak vardı bir de!

Müesses nizam(lar)ın sükunete ihtiyacı vardı. Bu da ancak otoriteyle sağlanırdı. Bu yüzdendir ki, 45 bin kişilik bir polis ordusu, gayrı-resmî yardımcıları, ekran milisleri ve paramiliter çeteler tansiyonun yüksek olduğu alanların üzerine sürüldü. Tabi otoriteyi uygulamanın da bir usulü-adabı vardı! Sistemli ve orantılı-orantısız bir polis/devlet şiddetini meşrulaştıran ya da maskeleyen “demokrasi, hukuk ve insan hakları” zarar görmemeliydi! Aksi durum, “demokrasiyi ve cumhuriyeti ateşe atmak olur”du!

Kriz ve kalkışma anlarında sistemin sol kanadına, hatta Kylian Mbappé gibi futbol starlarına dahi hayati bir sorumluluk düşerdi. Kapitalizmin sosyalistlerinden, komünistlerinden yeşillere uzanan yelpazede herkesin gösterici şiddetine karşı çıkması ve sükunet çağrısı yapması ise bu sorumluluğun zorunlu gereği idi. Ve bu sorumluluk, neredeyse firesiz bir işleyişle yerine getirilir çoğu zaman. Bu işleyişe uygun davranmayanlar ise Başbakan Élisabeth Borne’nun deyimiyle, “Cumhuriyet alanını terk etmiş olurlar”dı. Boyun Eğmeyen Fransa Partisi’nin “adalet varsa sükunet var, adalet yoksa sükunet de yok” diyen lideri J.L. Melanchon ve kimi önde gelen milletvekilleri gibi…

Başkan Macron ve sicilleri şaibe dolu içişleri bakanı Gérald Darmanin ile adalet bakanı Éric Dupond-Moretti’nin ebeveynleri suçlayan, hatta onları çocuklara yapılan para yardımını kesmekle tehdit eden açıklamaları, beyhude çabalar olarak geçti tarihin kayıtlarına.

İşçi banliyölerine ve her biri birer parya meskenine dönüşen sitelere reva görülen kronik yoksulluk ve ırkçı/ayırımcı uygulamalar biçimindeki iki ana kaynak işledikçe, beyaz efendilerin arzuladıkları sükunet ve huzur asla gerçekleşemeyecektir. Huzur ve sükunet, eşitlik ve adaletin tesis edildiği, sürdürülebilirliği olan mekân ve şartlarda filizlenebilirdi ancak.

Banliyö ve Şiddet

Yüzüne taktığı “demokrasi” ve “hukuk” maskesinin formu, ideolojik-politik markası ne olursa olsun, kendi suretinde mekân yaratmayan eşitsizlik temelli toplum yoktur. Sosyal sınıfların varlığı üzerine inşaa edilmiş piramidal modeldeki her toplum düzeni, tarihsel ve sosyolojik bir kaçınılmazlıka kendi yerleşim birimlerini, mekânsal dokusunu da yaratıyor…

Kapitalist sanayi ve ticari gelişimin ihtiyaçları/çıkarları ekseninde oluşturulan kent ve onu yarı yarıya kuşatan bir banliyö/varoş kemerinin varlığı, Doğu’sundan Batı’sına (nüans farklarıyla birlikte) tüm bir “medeni dünya”nın aynası gibidir…

Kapitalist/büyük burjuva kabilelerinin kameralarla gece-gündüz izlenip gözlenen, barikatlanmış, özel hastaneler, restoranlar, spor ve tatil kompleksleriyle donatılmış yeni yerleşim mekânlarının varlığı, geleneksel köy-kent, merkez-çevre ilişkisinin hiyerarşik yapısını sürdürmeye mani değil. Tersine, mevcut sınıfsal mekân dokusuna yenileri eklenmiş oluyor…

Yer yer etnik ve bölgesel kümelenme biçimleri alsa bile, özünde sınıfsal olan ayrışmanın mekânsal alana yansımaması eşyanın tabiatına aykırı olurdu…

Büyük sermayenin temel dayanaklarıyla birlikte kendini yeniden ve yoğunlaştırarak üretmesi, kaçınılmaz tarzda çoklu bir sınıfsal karşıtlığı, antagonizma kaynağı koyu bir sefaleti de birlikte yaratıyor…

Fransız mali oligarşisi ve etki alanındaki beyaz önyargı, keskin kentsel/mekânsal ayrışma ve derinleşen sınıfsal uçurumların en belirgin dışa vurumu demek olan göçmen/işçi banliyölerini ve bünyesindeki siteleri suç ve şiddet yuvası olarak görür, gösterir.

Lyon eski belediye başkanı ve 48 yıllık “sosyalist” Gérard Collomb, Macron’lu dönemin ilk içişleri bakanı olarak göreve başlamasının ertesi yılında (2018) aynen şunları söyleyecekti: “Bugün yan yana yaşıyoruz, ama yarın karşı karşıya geleceğiz!”

İşte bu görüş ve değerlendirme açısının hedef şaşırtarak yanlış mecraya taşıdığı tehlikeli birikim, Nael cinayetini izleyen günlerde (örgütlü polis gücünün yüzde 44’ünü kapsayan) iki polis sendikasının yayınladıkları ortak bir bildiriyle, çifte ezilmenin pençesindeki öfkeli banliyö gençliğini “zararlı haşereler”e benzetmesine ve çözüm için de bir tür iç savaş çağrısı yapmasına yol verdi sonuçta.

“Sosyalist” başkan Holland’ın son görev yılında yürürlüğe konulan bir yasayla, polise adeta bir “öldürme ruhsatı” sunulmuştu. Sonraki altı yıl içinde polis kurşunuyla öldürülenlerin sayısının neredeyse üçe katlanmış olmasının yarattığı muhalif tepki ve “polis teşkilatında reform ihtiyacı” tartışmaların bir zaman daha devam edeceğine ise kesin gözüyle bakılıyor.

***

Şiddetin tanımı, tarihi ve türleri, tarihte zorun ve şiddetin rolü, sınıf temelli mevcut egemenlik formlarındaki işlevselliği gibi derinlikli alanlara girmeden konu bağlamında neler söylenebilir?

Bir defa, ister sebeplerden sonuca, isterse sonuçlardan sebeplere doğru bakalım; maruz kaldığımız ya da tanıklık ettiğimiz kurumsal şiddetin ayan-beyan bir egemenlik aracı olduğunu görürüz. Devlet(ler) eliyle kullanılan, kurumsal yalan ve manipülasyonla da desteklenen bu araç olmadan, insanlığın yüzde 5’lik bir kesimi, yüzde 95’lik bir mutlak çoğunluğu birbirine düşürüp esaret altında tutamaz.

Kendine bin bir isim takan kapitalist egemenliğin bizatihi kendisi bir başına şiddet ve yıkım kaynağıdır zaten. Hele de onun neoliberal varyantı tam bir savaş, yalan ve suç endüstrisi gibi işler.

İşte bu devasa suç makinesinin polis şiddetine sokak hareketleriyle karşı çıkmak, “kırıcılar” “haydutlar” ve bir adım ötesinde de “teröristler” diye damgalanmanıza yetiyor.

Olayların yoğun akşamlarından birinde BFMTV ekranlarına (olayları yatıştırmak, demokrasi maskesini kurtarmak ve aynı zamanda aşağılanmasını sağlamak amacıyla) yüzü kamufle halde çıkarılan 18 yaşında Arap kökenli (La Flèche= Ok) takma isimli bir gencin sorulara karşılık verdiği kimi yanıtlar, sorgulayan gazetecilerin de ezberlerini bozacak nitelikteydi:

“Yakıyoruz, çünkü başka türlü sesimizi duyuramıyoruz”, “polis tarafından keyfi kimlik kontrollerine, üst-baş aramalarına maruz kalmanın ardı arkası gelmiyor“, “rap şarkıcılarının, sinemacıların çabaları dahi sesimizi duyurmaya yetmiyor, söyleyin ne yapacağız, sesimizi nasıl duyuracağız?”. “Polisin değişmediği yerde gençlerin değişmesini nasıl bekleyebiliriz, söyleyin bize!”

Gencin Tv platformuna gelmesini sağlayan David Desclos isimli sosyal arabulucu (Médiateur) sınıfsal eşitsizliklerin ve polisin ayrımcı uygulamalarına verili örnekler aktararak şu uyarıda bulunacaktı: “Böyle devam ederse bugün polise taş atanlar yarın kurşun atacaklardır. Şimdi adım atılmazsa eğer durum giderek kötüye gidecektir”.

Tarihin kayıtlarında kırıp dökmeyen, yakıp yıkmayan kitlesel bir öfke dalgası ve isyan hareketi yoktur. Bir ifade ya da acısını duyurma biçimi olarak şiddet unsuru içermeyen kitle hareketleri olsa olsa izinli mitingler olurdu…

Kırıp dökmeyi, Afganistan’dan başlayarak Irak’a, Libya’ya, Kara-Afrika’ya ve oradan Suriye’ye uzanan hat boyunca ülke dağıtmayı ve zenginlik kaynaklarını acımazsızca yağmaladıkları yoksul dünyayı ateşe vermeyi kendilerine hak görenler, -tarihin bir ironisi olarak- banliyö yoksullarına “eşkıya” diyorlardı…



Haziran 2024
PSÇPCCP
 12
3456789
10111213141516
17181920212223
24252627282930

Daha Fazla Makale Haberler