Bizimle iletişime geçin

Makale

Dersim’e Dair Yazanlara Çağrımdır: Gerçekleri de Yazarlığı da Katletmeyin

Acılardan arabesk yapmadan, gerçeğe ulaşmak gerekiyor. Olaylara, olgulara çok yönlü bakmadan doğru bir tarih analizi yapılamaz; gayretimiz bu yönde olmalı.

Yazan / Resul Sarıgül (Ozan Veli)

Dersim’e dair yazılan ve elime geçen her yazıyı, her yayını, her kitap çalışmasını takip etmeye çalışıyorum. Aynı zamanda okurken doğru bilgileri toplamaya değerlendirmeye çalışıyorum. 2017 yılı içinde Dersim’in; 1915’lerden 1952’ye kadar yaşanılan süreçleri; beş ciltlik yaklaşık 3500 kitap sayfası kadar, Kırmancki roman çalışmamı yaptım ve oturdum birde bunu Türkçeye çevirdim. Kürtçe yazılması gerekiyordu. Çünkü o gün şehir görmüş tek tük okumuş insan dışında bir tas su isteyecek kadar bile Türkçe bilen yok

Bu çalışmaları yaparken; hem 1938’deki büyük operasyona kadar neredeyse bin yıl hiç düşürülemeyen, ele geçirilemeyen, hâkimiyet kurulamayan ve 38’den sonra “birinci yasak mıntıka” olarak yasak bölge ilan edilen; 1947’de çıkan affın dışında tutularak beş yıl daha “yasak mıntıka” olarak kaldıktan sonra, o adı da kendisine baki kalan, Kalan aşiretler grubunun bir ferdi olarak; olayları birinci ağızdan dinlemiş biri olarak hem Munzur Nehri ile Munzur Dağları arasında kalan bu en ulaşılmaz mıntıkada çocukluğumu, gençliğimi yaşamış olmam, hem de 7 yıl boyunca tüm Dersim’i dağ bayır gezmiş olmam sayesinde diğer yazarlara ve araştırmacılara göre avantajlı sayılırdım.

Şunu da belirtmek gerek; aşiret olarak Demenanlar ve Haydaranlar bu mıntıkanın Güneydoğu ucunda yer alırlar. Ve onlarda Kalan’lar gibi aynı ortak kadere ve aynı Yasak Mıntıka’ya dâhiller. 1947’deki aftan onlarda yararlanamamış. Kalan’lar Erzincan, Tercan, Çayırlı bölgelerinde 5 yıl beklemek zorunda kalırlar. Demenanlar ve Haydaranlar da Dersim merkez, Mazgirt, Pertek vb. yerlerde yerleşmek zorunda kalırlar.

Kendi çalışmamı yaparken, birinci derece anlatıcılarının yazıya dökülen birçok hikâyesini okudum. Ancak bunları karşılaştırmak doğru bilgilere ulaşmak hiç de kolay değil. Tabi elime geçen her resmî belgeyi de okudum. Anlatıcılar, yanlı yanlış anlatılarla gerçek durumu olduğundan farklı yansıtabiliyorlar. Bunları karşılaştırarak doğru bilgilere ulaşabilmek için sadece Dersim’i bilmek gerekmiyor; kültürünü de çok iyi özümsemiş olmak gerekiyor.

Beni bu yazıyı yazmaya iten asıl neden; Dersim’e dair, “doğru” diye yazılıp söylenen çok fazla yanlış yayının olması. Elimdeki son okuduğum Haydar Beltan’ın “Ve Suyu Ateşe Verdiler” adlı anlatı-romanı bu yanlış ve eksik yazılan yayınlardan biri ne yazık ki.

Daha önce Dersim gerçekliği üzerine birçok yazı yazmıştım, fakat yayınlatamadım. Örneğin, İsmail Beşikçi hocanın; “Dersim’de niye Kemal ismi çok kullanılır? Dersimliler bunu üzerine düşünmeli” benzeri bir ifadesi olmuştu. Bunun Atatürk hayranlığından olduğu ima ediliyor. Kimileri buna celladına âşık olma sendromu diyerek; sosyo-psikolojik tahliller yapıyor. Kimileri işi daha da ileri götürüp, Dersimlilere hakaret boyutuna vardırıyor.

Birde bu konuyla bağlantılı olarak açıklayacağım “Rayber” sorunu var. Neymiş, Rayber Seyit Rıza’nın iş birlikçi yeğeninin adıymış ve Dersim kıyımından sonra bir daha hiç kimse çocuğuna Rayber adını takmamış!

Yanlış! Rayber; 38’den önce de 38’den sonra da çocuklara isim olarak verilmez. Çünkü isim değil. Rayber ismi bir sıfattır. Raye; yol demek, Ber ise; cı, ci ekidir. Yani; yolu süren, yolu götüren, “Yolcu” anlamına da gelir. Mesela; Azne=yüzmek demek. Azneber= Yüzücü Reçhe=İz; Reçber=İzci demek.

Şıxamed Dede (Şeyh Ahmet Tavil) biz batı Dersim aşiretlerinin en büyük dedesidir. Horosan’dan gelip Elazığ’a yerleşir. Selçuklu zulüm edince, Şıxamed dedenin ölümünden sonra oğulları Şıxhesen ve Seyd, kuzeye dağlara doğru göçerler. Munzur suyunu geçerek, Axponos Vadisi’nin kuzey çıkışında, Bodigh’e yerleşirler. Burası Dersim’in ve aynı zamanda “Yasak Mıntıka”nın kalbidir. Yani seceremizin saklı olduğu yerdir burası.

1200’ler ile 1300’ler de Hacıbektaş Veli’nin de Dersim’e sığındığı yıllarda; tüm ocakların liderlerinin, pirlerinin, dedelerinin katıldığı bir toplantıda Hacıbektaş Veli’ye; “Ser Çeşme” unvanı verilir. “Pirlerin Piri” olarak ilan edilir. “Ser Chime” en üst göz, üst göz anlamına gelir. Sonradan Türkçeye uyarlanarak; “Ser Çeşm” denilmiştir. Tahminime göre bu toplantıya denk gelen sürede ve belki bu toplantıda; batı Dersim aşiretlerinde, Şıxhesen soyundan gelen, Seyit Rıza’nın on birinci dedesi Qhere Sıleman’a; Seyd soyundan da; Khalo aşiretlerinden Boliyo’lardan Seyqemal’a Rayber’lik ünvanı verilir. Yani dini yol göstericiler, dini önderler, tıpkı pirlik gibi kısmen de ondan farklı. O aşamadan sonra; Qheresılaman ile Seygemal’in tüm erkek soyu, tıpkı pirler gibi “Rayber” olarak doğar ve “Rayber” olarak ölürler.

Bir; Seyqemal adı biz Dersimlilerde kutsal, saygın ve dokunulmaz bir addır. Onun kadrini kıymetini bilmeyen veya manevi ağırlığını taşıyamayanlar çocuklarına ad olarak vermezler. Atatürk’ten büyük, sırf bizim köyde ona yakın Seyqemal adı vardır. Otuz sekizden sonra nüfusa kaydedilenlerin hemen hepsi; sadece Kemal olarak kaydedilirler. 1960’lı yıllarda doğmuş üç okul arkadaşımın adı, Seyqemal di. Okula başladığımızda bir baktık, biri Kemal Mutlu, biri Kemal Keskin, biri Kemal Güven olmuş. Dersim’deki Kemal isimlerinin binde üçü bile; Mustafa Kemal adına atıfla takılmamıştır. Küçük bir bilgi eksikliğinden doğan bir yanlış üzerine, koca koca teoriler inşa ediliyor. Ayrıca Atatürk; Dersim’de Mustafa diye anılır.

İki; “Rayberlik”; pirlik, dedelik gibi, Dersim halkı için kutsaldır, isim değildir. Bir çocuğu gösterin şu Rayberin torunu deyin, yetmiş yaşındaki kadın gelir onun elini ayağını öper. Seyit Rıza’nın yeğeni Qopo lakabıyla bilinir. Her Rayberin bir de adı vardır. Ama onun burnu yassı olduğundan çocukken Qopo demişler ad yerine geçmiş. Yinede insanlar onun rayberliğine saygıdan dolayı; yüzüne Qopo demezler, sadece Rayber diye çağırırlar. Seyit Rıza’ya da yerelde Rayber Rıza denir. Veya sadece Rayber. Beş yaşındaki de yetmiş yaşındaki de Rayber diye seslenir onlara.

Gelelim Dersim’e dair yazanlara. Bırakalım, Dersim dışından olup, Dersim’e dair araştırma yapanları, yazılar yazanları; Dersim’li olan yazar çizerler ne yazık ki; ya yazılan çizilenleri doğru okuyamıyorlar veya okumuyorlar; ya okuduklarını anlamıyorlar yada okuyor anlıyor, ama bilerek çarpıtıyorlar. Veya hepsi birden ya da hiç biri de, benim de bilemediğim başka nedenleri vardır.

Haydar Beltan’ın kitabını okurken, Yıvıse Şeyh Khali’yi vuranın kendi aşiretinden arkadaşı; Hese Geve olduğunu duyunca, tüm hücrelerim ayaklandı. Kitap baştan sona yanlış ve eksik. Bir yığın çarpıtmayla dolu. Ama Hese Geve gibi bir direnişçiye, üstelik görülmedik eziyetlerle katledilmiş birine bu tür bir iftirayı atmak, pes artık dedirtti. Bende bunun üzerine bir cevap yazmak istedim.

Beltan baştan itibaren; o dönem içinde devletle iş birliği yapmış, milislik yapmış, kelle avcılığına soyunmuş ve özellikle Demenanların çocuklarını bile sığındıkları köylerden, çocukların içinden ayıklayıp askerlere teslim etmiş Yusufhan aşiretini aklamaya çalışmaktadır. Yusufhan aşiretini; Demenan ve Haydaran aşiretleriyle aynı tavır aynı hikâye içinde resmetmeye çalışmaktadır. Oysa o dönemde aşiret olarak en kötü tavır sergileyen aşirettir. Sonra Qureşanlar, Alanlar, Areğliler ve Qırkanlar gelmektedir. Tabii ki bu aşirete mensup herkes aynı tavrı takınmamıştır. Âmâ Yusufhanlar aşiret olarak iş birliği içinde olmuşlardır. Bu aşiretlerden Qırxo’lar Batı Dersim aşireti soyundandır. Seyit Rıza Abaso aşiretiyle yoğun çelişki ve çatışma yaşadıklarından, 37 ve 38 yıllarında tavırları devletten yana olmuştur. Ama onlarda çok ciddi haksızlığa uğramışlardır. Areyczo(Areğliler) Batı Dersim aşiretlerinin ilk dedelerinden Şıxhesenin kızıyla evlenen Qalmem’in soyundandır. Yani Demenan, Hayderan ve Alanlar gibi. Yusufhanlar, Qureşanlar ayrı soy.

Beltan, tarih ayrımına da gidemeden her şeyi çorba yapmıştır. 1937’de Demenan bölgesine giremedi asker. Zaten 37’deki operasyonun hedefi; aşağı Bor’dan veya Pax’tan batıdaki Karaoğlan’a kadar olan; esas olarak Munzur suyunu denetime alma, köprü ve yol yapma amaçlıdır. Bu amaç; bir sonraki büyük operasyona hazırlık amaçlıdır. Yani bin yıldır düşürülemeyen Kholar’ın yerleşik olduğu kuzey mıntıkası; “Yasak Mıntıka”sıdır hedef. Şunu anımsatmalıyım ki Batı Dersim aşiretlerinin tümü; Şıxhesen ve Seyd soyları bu mıntıka da çoğalarak Batı’da Ovacık ormanlarına, Doğu’da Pülümür suyuna yakın yerlere kadar, Güney’de Deşt’e Sin’e Hozat’a, Güneybatı’da Çemişgezek’e kadar genişlemişlerdir. Ama kalbi Bodigh’de kalmıştır. Secerenin olduğu yer. Secere de Rayber olan Seyqemal sülalesinin korumasındadır ve kutsallaştırılmıştır. O nedenle bu kutsal şecerenin bekçiliğini, taşıyıcılığını yapan “Seygemal” adı iyice mistikleştirilip kutsanmıştır. Bodigh’deki Qoczosori türbesi bunun bir yansımasıdır.

1937’de ilk çatışma Ovacık Mercan mıntıkasında oturan Khalolar ile asker arasında gerçekleşmiş; Khalolar, kadınları taciz eden iki askeri vurmuş hatta Saan Axa’ya haber gönderip “biz silaha girdik siz de o taraftan gelecek askeri engelleyin” demeleri sonrası; Khalolara yönelik hiçbir operasyon olmamıştır. Çünkü 37’deki operasyonun hedefi ve yeri resmi belgelerde belirtildiği üzere; Munzur nehrini kontrole alma amaçlıdır. Sınırları bellidir. 1937’de milisler çalıştırılır, hedef dâhilinde olan Alişer, Seyit Rıza ve Saan Ağa katledilir. Bu olayların çok ince ayrıntıları benim çalışmam da mevcut.

Beltan’da yığınla yanlış var. Mesela;

*Seyit Rıza, Elazığ’da veya başka bir yerde Alpogan’la hiç görüşmedi ve Elazığ’a da gitmedi. Devlet ile son temasında Yeşilyazı’ya teslim olmaya durumu anlamaya gitti. İşlerin ters gittiğini fark edince zar zor oradan ayrıldılar, gün boyu çatışma altında kaldı. Oğlu Şıxhesen babasına inat edip karakoldan ayrılmadı ve tutuklanıp Elâzığ’a götürüldü.

*Seyit Rıza’nın Abasan aşiretinden askere kurşun atan tek bir kişi bile yoktu. Seyit Rıza, çol-çocuğunu almış, yer yer dolaşıp saklanmaya çalışıyordu. Qopo devlete bilgi veriyor, Seyit Rıza her gittiği yerde operasyon yiyordu. Ta ki çocuk-kadın Laçinan bölgesinde (Ovacığa bağlı, Hozat’la Ovacık arasında) katledilene kadar. Hepsi kadın ve çocuktu. Sadece babasını teslim olmaya ikna etsin diye cezaevinden bırakılan Şıxhesen’de bir silah vardı, oda romatizmal hastalıktan kötürüm haldeydi. Bir tek mermi atmadan hepsi katledildi. 1937’de. Ondan önce de Alişer’le Saan Ağa, katledilmişti. Şıxhesen, Alişer ve Saan Ağa’nın başları kesildi.

*Alişer 1926 güzüne kadar yukarı Ovacığın; Qevolardan oluşan aşiretleri içinde kaldı. Qhevoların alt kolları; Maxsude, Beyto, Aslano, Bezghewrolardır. Bunlar Koçgiri’ye yardıma giden Seyd soyundan gelirler. 1926’da Koç aşiretine yapılan operasyona milis vermeyi kabul ettiler. Baytar Nuri;( Nuri Dersimi) bu milislerin başına geçti. O zaman Alişer bu mıntıkayı terk edip Koç aşiretinin içine gider. Koç aşiretine yapılan operasyon sonucunda ele geçirilenlerin çoğu idam edilir. Ama Beltan’ın dediği gibi; Koç aşireti tümüyle katledilememişti. Tam aksine asker bir aydan fazla sürdürdüğü operasyonda Diyab ağa aşireti Feratolar aktif destek vermesine rağmen Koç aşiretini yerinden sökememişlerdir. Seyit Rıza’da oğlu ve kimi aşiret mensuplarıyla bu operasyonun ilk günlerinde milislerin tarafında ye alır. Fakat 3 gün sonra vazgeçip evine döner. Rüyasında babasından azar işittiği söylenir. Bir diğer söylem ise; Koç aşiretinden direnişçiler milislere seslenirler, “Sıma be Sultan babayi gene, sıma wertera veciye, ma be ni zexero ra sate te garşi de verde.” (Siz Sultan Babayı seviyorsanız aradan çekilin, bizi bu zeğarlarla bir saat baş başa bırakın!) Bu sözün Seyit Rıza’yı çok etkilediği ve ondan sonra çekildiği söylenir.

* Baytar Nuri, Beltan’ın dediği gibi, sürekli ihbarda bulunan, devlete bilgi ulaştıran bir konumda değil. Bu tümden yanlış; ancak onun milislerin başına geçmesi, en büyük hatası ve zaten o günden sonra Dersim’den çıkar bir daha da Dersim’e halkın içine gelemez.

* 1937’de Halvori’de yapılan yemine sadece Seyit Rıza katılır. Beltan’ın belirttiğinin aksine, bu teklif ve arayış; Cebrail Ağa’dan yani Demenanlardan gelir ve Seyit Rıza zar zor ikna edilir. Ve hemen yemin sonrası; Qureşanlar geri eve dönerken vazgeçmişlerdir. Yusufanlar hiç yemin etmemiş havasında kalmışlar, Abasanlar, yemine bağlı kalmamışlar, Demenanlar ise yalnız kalmışlardı. Bu arada, Kalan’lar ve Koç aşireti hep aynı tavırda olmuşlardır. Kholalar Seyit Rıza aşiretiyle çatışmalı olduklarından onlarla hiçbir ortak tavırları olmamış. Zaten yemin için o tarafa hiçbir davet de gitmemiş. Qhewolar da aynı şekilde Batı Ovacık’ta kendi yerlerinde sabit kalmışlar ve bu tartışmalara girmemişler. Cebrail Ağa ile Cibe Heji aynı kişilerdir. Ve Çibe Heji ailesiyle değil, yalnız olarak Elazığ’a teslim olmuştur. Onu da aynı zamanda eniştesi olan Haydaranların Ağası Hıdır Ağa ikna etmiştir. Cezaevinde yaşlılıktan ölmüştür.

1937’de Seyit Rıza idama hazırlanırken; Ovacık’ta komutan ve kaymakam tüm aşiretlerle toplantı yaparlar. “Bu iş bitti, yargı ne derse o olacak. Artık hizmet edeceğiz, sizde asker yönelik saldırılardan vazgeçeceksiniz.” derler. Khololar o zaman; “Askerleriniz o vakit mıntıkamıza celp ve vergiler için gelmesin, halkımız tedirgin oluyor.” derler. Komutanlar; “Eğer asker sınırlarınızı geçerse vurun.” diyerek sözde anlaşırlar. Aslında bu tavır; Seyit Rıza asılırsa aşiretler galeyana gelip askerleri katletmesin diye bir önlem alma, yatıştırma tavrıdır. Kholoların batıda mıntıkası Mercan suyundan başlar, Pülümür suyuna kadar devam eder. Ovacık’ın yukarı mıntıkasında da köyleri bulunmaktadır. Büyük köy gibi, Burnax gibi.

Seyit Rıza arkadaşlarıyla asılır. Diğer aşiretlerden saldırı ve tepki olmaz. Asker tekrar celp dağıtma faaliyetlerine başlar. Ve 2 Ocak 38’de o vahim olay gerçekleşir. Zarik’in Mansuran mezrasında evli bir kadına yapılanlar ve bunun üzerine Khaloların 7 askeri öldürmesi. DEM Araştırma Merkezi’nin yayınladığı son belgelerin birinde; bizzat Atatürk, bu olayı Kalan’lar yapmış misliyle hesabını soracağız diye beyanda bulunur.

Böylelikle 38’de yapılacak asıl büyük operasyon için; ‘neden’ bulunmuş olur. Operasyon hazırlıkları zaten yapılmaktadır. Haziranda başlatılır. Sırtalanın üstünde ilk Kholar mezrası olan Merxo’ya top ve uçak bombardımanıyla başlayan harekât tümenlerle, alaylarla sürdürülür. Yürüyerek 4-5 saatte Merxo’dan doğuya Bodigh’e ulaşılır; ama bu mıntıkada direniş o kadar yoğundu ki, uçak bombardımanlarının Bodigh’e ulaşması üç haftayı geçer. Genelkurmaya günbegün rapor edilir. Sultanbaba zirvesi önce uçaklarla bombalanır, sonra karadan harekâta geçilir. Ve en son şöyle rapor edilir; “Mermisi biten üç haydut, silahlarıyla birlikte uçuruma attılar kendilerini.” burası Kholaların mıntıkası ve onlardan başka kimse yok. Asker Bodigh’e vardığında şöyle rapor edilir. “72 haydutla süren çatışma akşama doğru çok yoğunlaştı. Silahı olan silahla, olmayanlar baltalarla, kazmalarla askerimize mukavemet ettiler, askerimiz kahramanca vs.” Munzur Cem’in kitabına koyduğu belgelerden.

Bu yerde yani Bodigh’de niye insanlar kazmayla, baltayla çatışıyor. Çünkü silah yok, mermi yok ve secerenin olduğu yer düşerse tüm Dersim düşmüş olur. Mehmet Bayrak’ın dediği gibi olmadı. Kholalar secereyi teslim etmedi. Bir kısmını saklamıştı. Bir kısmını da ona bekçilik eden Leyla Ana eline almış saklamaya çalışırken o sıra evde kimse yoktur. Kadın, çocuk, yaşlı ormanlara kaçıp saklanmıştır. Erkekler savaş alanındadır. Ve asker eve girerek Leyla Ana’nın elindeki secerenin bir kısmını ele geçirir. Diğer saklı olan ise, sürgün dönüşü çıkarılır. 80’li yıllarda bir hocanın okumasına izin verilir. Bodigh ve çevresi doğuda da bizim köy olan Aşkirek (Kocatepe-Pülümür) ve çevresi düşürüldükten sonra; kuzeyden ve batıdan gelen asker, Laç Deresi’ne iner. Bizim sonradan sürgüne giden halkımız, bu direniş sayesinde ormanlarda saklanarak kurtulur.

Laç Deresi mağaralarında Beltan’ın dediği gibi her aşiretten insan yoktu. Buda yanlış ve abartı. Bu mağaralarda Demenanların çocuk ve kadınları kalmaktadır. Erkekler daha uzaktaki tepelerde, geçitlerde, dağlarda askere karşı bir direniş içindedir. Asıl amaç ise sivil halka yaklaşmalarını engellemektir, onları korumak içindir.

Katliamı yapan operasyon güçlerinin önü sıra gelenler Yusufanlıların milisleridir. Silo Fistan! Bu isim Demenanlılar için felaketin adıdır. Mağarayı top atışına tutan taburun komutanıyla, topa yakın karşı mevzidedir. Bu Laç Deresi, kuzeyden-güneye Munzur Nehri’ne dik iner ve yazın su olmaz içinde. Top derenin batı yakasına kurulmuştur. Sılo Fistan öne girip askeri oraya getirmiştir. Sılo Fistan, Yusufhan aşiretindendir. Top atışlarıyla mağara tahrip edilir. Çoğu kadın, çocuk orada ölür. Kurtulup kaçanlar ise aşağıda Munzur suyuna kurşun yemeden ulaşabilirse veya yaralı, kendini suya atarlar. Ele geçen kadınlar da olur. Mağara da bir tek silah yok. Demenanların direnişçi erkekleri; mağaranın baskın yediğini duyup koşarlar ama olan olmuştur. Devam eden top atışlarını gören Yivise Sey Khali, kısa adıyla Yıvıs; “Bunca insanı katleden o topu, ben o ki susturayım.” der ve gider. Yivis’in geldiğini, tabi çatışarak geldiğini gören Sılo Fistan panikler komutana bağırarak; “Yardım çağır, yardım çağır bu gelen Yıve Sey Khali’dir.” panik halindedir. Komutan der ki; “Be adam bu bir kişidir, koca tabur mevzidedir sen diyorsun yardım çağır.”

Yivis topa yetişir, topun başındaki askerler kaçmıştır, ama ikisi ormanda yatmış, uzaklaşamamışlardır. Yıvıs topun kayışlarını keser yerinden söker, yamaçtan yuvarlamaya çalışırken askerlerden biri ateş eder, Yıvıs’ı vurur. O esnada değil Hese Geve; yakınında hiçbir Demenanlı yoktur. Zaten direnişçiler çelişkileri ne olursa olsun; asker operasyonu başlayınca sırt sırta verip dövüşmüşlerdir. Kholaların iki kardeş aşireti, operasyon öncesi birbirinden toplam seksen en iyi savaşçıyı öldürdüler. Operasyonlar başlayınca (ilki 1930’daki Pülümür harekatıydı) kendi aralarındaki çatışmayı bitirdiler. Dersimlilerin en büyük açmazı da buydu. Birbirini kırarlar, sonra asker gelir tepelerine biner.

O sırada Hese Gewe nerededir? Beltan okumuşsa da anlamamış görünüyor. Ben anlatayım kısaca. Mağaranın karşısında yani derenin karşı tarafında tam da askerin karargâh kurduğu sırtların altında bir kaya oyuğu içine önceden hazırladığı mevzidedir. Yanında da eşi Besa Şaye ile Kholalardan biri vardır. Besa Şaye, Hese Gewe’nin eşidir. Silahşördür. Esmer olduğu için ona “Şaye” yani kara derlerdi. Hese Gewe ile yanındaki iki arkadaşı; mağaranın etrafına inen, kimi insanları sağ-yaralı ele geçiren askeri tek tek atışlarla dereye yuvarlamaktadırlar. Mesafe uzak olduğu için nerden ateş edildiği anlaşılmıyor. Asker; Yivis Sey Khali’nin annesini sağ ele geçirmiştir. Nereden ateş edildiğini söylemelerini isterler. Kadın oğlu Yivis’i kaybettiğini, yaslı olduğunu, kendisine karışmamalarını ister ama dudakları kesilir, burnu kesilir. Kadın dayanamaz; “Asker burada düşüyorsa, karşıdan ediliyordur.” der. Sonra Hese Gewe ile iki arkadaşını o gizli mevzide bulurlar. Hani şu boynuna ip geçirilip topun yanında resmi çekilen o uzun boylu “vahşi” adam işte o Hese Gewe’dir. Eşi Besa Şaye ile Khalanlı arkadaşı da yanındadır. O fotoğraflardan sonra işkence edilerek öldürülürler.

Şimdi Beltan’ın kalkıp, Yivise Sey Khali’yi Hese Gewe’nin öldürdüğünü yazması; onlara o insanlara yapılan en büyük haksızlıktır. Gerçekleri çarpıtarak, katlederek o insanları bir daha katletmiş olursunuz. Bilmiyorsanız uydurmayın. Birilerini aklayacağız diye, birilerini karalamayın. Her kulaktan dolma lafı da gerçek diye alıp işlemeyin.

Ali Kaya diye bir yazar, “Dersim Tarihi” diye koca bir kitap yazmış, adam Dersim’i zerre kadar bilmiyor veya çarpıtıyor. O da başından sonuna devlet yanlısı olmuş. Baxteran aşiretini aklamaya çalışıyor. Kendi aşireti olduğundan. O aşiretten Saan Axa, amcası Alişen, oğlu Veli’yle birlikte beş on kişi dışında, aşiretin ağası tümüyle devletle birlikte hareket etmişlerdir.

Hatta Ali Kaya yayınladığı resmi bir belgede farkında olmadan bunu doğrulamıştır. 1932’ ler de devlet Seyit Rıza’ya dair bilgileri Bexteran aşiret reisinde aldığını kayda geçmiştir. Sultan Dağı’nın Bexteran ve Abosan aşiretleri mıntıkasında olduğunu yazacak kadar da coğrafi bilgiden yoksundur. Bütün aşiretleri birbirine karıştırmış çorba yapmıştır. Batı Dersim aşiretleriyle hiç ilgisi olmayan Qureşan gibi dede-pir aşiretlerini de saymıştır.

Ali Kaya gibi Haydar Beltan’da Aşağı Abasanla, Yukarı Abasanlıların kimler olduğunu anlayamamışlardır. Bunun için çok araştırmaya gerek yok; yaşlı bir Dersimliye sorsanız, onlar size en doğrusunu söylerler. Beltan; Qapo’yu ‘aşağı abasan’, Seyit Rıza’yı da ‘Yukarı Abasan’ reisi gibi vermiş. Halbuki; Aşağı Abasan Seyit Rıza’nın aşiretidir ve Şıxhesen soyundandır. Yukarı Abasan ise, Seyd soyundan Kholaların dört kardeş aşiretinden biridir. Yasak Mıntıka’nın en ulaşılmaz yerleri olan Lertik’te ve Pülümür tarafında ikamet ederler. Bu mıntıkadan ve yukarı Abasanlardan, sürgüne hiç gitmeyen dağlarda saklanan, direnen, sürgün dönüşüne kadar gizlenen insanlar olmuştur. Laç Deresi Katliamı’ndan sonra asıl büyük kitlesel katliamlar; üçüncü orduyla başlatılan “Derinlemesine Temizlik” harekâtı esnasında yapılmıştır. Direnişe katılmayan ama sonradan ‘bunlar başımıza bela olurlar’ denilerek, birçok yerde topluca katledilmişlerdir. Direnişe katılmayan hatta milis veren Alanların ağaları, Çukur ağaları, 1926 yılında Koç aşireti operasyonunda orduya destek veren Diyap Ağa’nın aşireti Ferato (Ferhatanlar), Qırxanların tarafsız kalanları; tarafsız kalan ve 37-38’de milis de veren Areyliler’den insanlar; hiç silah kullanmayıp köylerinden ayrılmayan Abasanların Halvori, Vank gibi köylerinde, Deşt’e yapılan toplu katliamlar bu derinlemesine temizlik harekâtı sırasında gerçekleştirilmiş. En son Seyit Rıza’nın yeğeni Qapo ile oğlu ve akrabaları da Deşt’de katledilmişlerdir.

Haziran 38’de Khalolara yönelik operasyon başlatıldığında; Qoczolar’da(Koç Aşireti) Amutka karakolunu basar. Onlarca askeri silahsızlandırıp Hozat’a gönderirler. Ordu; “Koç aşireti de haydutlara katıldı.” diyerek ek kuvvet ister. Amutka’da Taxar’da köylerini terk etmeyen herkes katledilir, evler yakılır. Koç aşireti kuzeye çekilir. Bir kısmı Kholaların mıntıkasına geçer, kimi katliama uğrar, büyük bölümü ormanda saklanır, son sürgünlerle batıya gönderilirler. Kholaların halkı tümüyle ormanlarda sarp arazilerdedir, o yüzden toplu ele geçirilemezler. Devlet; “Tamam artık kimse ölmeyecek, af çıkartacağız, sorumluları batıya göndereceğiz.” diyerek elçiler gönderilir. Bunun üzerine teslim olanlar öldürülür. Sonbahara doğru ikinci kez; “Her şey bitti, af çıktı.” deyip insanları sürmeye başlarlar. Ovacık, Mercan bölgesinin yerlilerinden Kholaların, Xır Ali sülalesinden 250 kişi sürgün için götürülür. Munzur’un zirvesinde Zine gediğinden Erzincan’a devrilirken oradaki çukurda bu 250 kişiyi katlederler. Yedi askerin hesabı misliyle sorulmuş olur. Kholaların ve Qoczoların kurtulabilen halkı direniş ve ormanların, vadilerin derinliklerinde saklanma sayesindedir. Kholaların mıntıkası çevreden yalıtılmış geniş ve sarptır. Milisler bu alana ancak askerle girebilmişlerdir. Zarar verebilmeleri de çok sınırlı kalmıştır. Ama Demenan hattı; iş birliği yapan Yusufanlarla sınırdır ve iç içedir. Alanlardan, Qureşanlardan, Areğlilerden milisler de bu yerlere kolayca ulaşabilmişlerdir. Öte yandan Demenanlar nüfus ve silah açısından en küçük aşirettir ve devletin kayıtlarına göre yüz silahı vardır.

Haydaranlar, Demenanla kardeş aşirettir ve tavırları hep bir olmasına rağmen; devlet Hıdır Ağa’yı ikna etmiş o da Haydaran aşiretinin tüm silahlarını 37’de teslim etmiş. Ancak 38’de kendileri de saldırıya uğrayınca Pülümür köylerinden kısmen silah temin edip direnişe katılmışlardır. 1936’dan itibaren silahlar toplanmaya başladığında; İsmet İnönü’nde açıkladığı gibi, sadece altı aşiret hiç silah teslim etmemiştir. Bunların dördü Kalan’ları oluşturan dört aşirettir. (Boliyo, Qeçelo, Abaşiyo, ve Birmo) Diğer bir aşiret; Yasak Mıntıka’da Kholaların ortasında kalan Asuranlar ve Güneydoğu uçta ki Demenanlardır. Abdullah Alpdoğan 1936’da silahları toplamak gayesiyle Amutka’da aşiretlerle görüştüğünde, Koç aşireti sadece bir kısım silahı vererek “Bizdeki silahlar bu kadar” demiştir. Ama asıl silahlarını saklamışlardır. O dönem nüfus olarak 5-6 bin kişi olan Kholaların 1500 silahları vardır. Aşağı Abasanların 4 bin nüfus 1400 silah, Koç aşireti 4 bin nüfus 700 silah, Bextero 2 bin nüfus 900 silah, Maxsudan 4 bin nüfus 550 silah, Haydaran 1000 nüfus 500 silah, Qureşan 2 bin nüfus 400 silah, Demenan 200 nüfus 100 silah.

Bu sayılar, harekât öncesi devletin kayıtlara geçirdiği resmi kayıtlardır. Burada adı geçmeyip, nüfusu ve silahı olan başka aşiretlerde var tabi ki, ancak bunlar harekâta maruz kalan mıntıka ve yakın çevresinde olanlardır.

Operasyon öncesi aşiretler arası çatışmalar çok yoğun yaşanmaktadır. Seyit Rıza’nın oğlu Baba’nın vurulması, Hozat kaymakamının tertibi olduğu söylenir. Haydar Beltan’da aynı yanlışı yeniler. Ancak bu tamamen Seyit Rıza’nın yeğeni, Qopo ile Baba arasındaki bir kadın meselesine dayanmaktadır. Bu olayda; Baba’nın kendisini öldüreceğini düşünen Qopo, erken davranarak Qırkanlı Mehmet Ağa ile arazi ve para karşılığı anlaşır ve Baba’yı öldürtür. Kadının ismi Hene’dir. Demenanlı Sılo Sur, Hene’nin kocası ve 12 Abasanlıyı öldürünce çok güzel olan dul Hene’yi Seyit Rıza’nın oğlu Baba kendisine 2. eş olarak alır. Munzur suyunun güneyindeki değirmen deresinde bir eve yerleştirir. Kendi çocukları ve eşi de Axdat’dadır. Bu arada Qopo Hene’ye musallat olur. Bunun üzerine Baba’nın Qopo’yu vurmasını Seyit Rıza engeller. Fakat Hene, Qopo’dan hamile kalmıştır. Ve Qopo onu babasının evine götürür. Bunun üzerine Baba, Hene’yi vurur. Sonraki hedefi Qopo’dur. O gece Hozat’dan dönüşte Qopo’yu vuracaktır. Ama o erken davranarak Baba’ya pusu atar. Baba’yı öldürtür. Ne yazık ki bizimkiler birbirini kırmakta oldukça mahirmiş, devlete iş kalmamış.

Benim yaptığım çalışmada, bu olaylara dair çok fazla ayrıntı olmasına rağmen yine de tüm yaşananları kapsamaz. Zaten Dersim’de her aşiret grubunun hikâyesi farklıdır. Bu olayların cereyan ettiği mıntıka; Batı Dersin aşiretleri mıntıkasıdır. Ve bende sadece onları yazabildim. Hiçbir çalışma tümüyle Dersim’i yansıtmıyor. Beltan’ın çalışması çok daha sınırlı. Bugüne kadar Kalan’lara dair hiçbir çalışma yapılmamıştır. Halbuki o mıntıka 38’e kadar düşürülemeyen tek alandır. Hatta o dönemde bir yer kuşatılıp, düşürülemediğinde; “Nazca bi bakure Khalo, nacza necerino” (Burası Kholaların yeridir, kuşatılamaz) denirmiş. Benim aşiretim Kalan’ların Boliyo aşiretidir. Ama Kalan’lara dair yazdıklarım diğer aşiret anlatıcılarına dayanıyor. Çünkü Kalan aşireti ile doğrudan röportaj yapan olmamış. Bu olayları yazanlar şimdiki merkez çevresi olmuş.

Bu kısa ve acele yazılmış yazıyla anlatmaya çalıştığım meram şu; Dersim’e dair yazınsal çalışma yapanlar, doğru bilinen yanlışları düzeltiyoruz diyerek işe girişip yanlış üzerine yanlış eklemekteler. Çok basitçe, iki yaşlıyla konuşulup öğrenilecek şeyler dahi, kulaktan kulağa fısıldatılan uydurmalarla ifade ediliyor. Dersim dışından yazan yazarların şansı daha az. Ama Dersimliler de Dersimi bilmiyor. Bilgilerin doğruluğunu yanlışlığını ayrıştıramıyor. Pazılın parçalarını yerli yerine koyamıyorlar. Ve herkes çevresinden duyduğu şeyleri işlemekle yetiniyor. Buna birde kendisine göre şekillendirme eğilimleri oluşunca, nitelik iyice düşüyor. Nuri Dersimi, Seyit Rıza’nın ailesinin katledildiği olayı anlatırken gerçekle hiç ilgisi olmayan şeyler yazıyor. Bin kişinin kahramanca falan savaştığını anlatıyor. Abartıdan öte yalan söylüyor. Seyit Rıza’nın yanında silah kullanan bir kişi bile yok. Ailesini sürekli yer değiştirerek operasyondan kaçırmaya çalışıyor. Bir gün sabah erkenden kalkar ve ailesine; “Bugün bir rüya gördüm, buraya kırmızı kar yağdı, gidin Laçinanlardan hayvan (at ve katır) getirin, kuzeye Munzur Dağı’na gidelim” deyince, gelini ve aynı zamanda yeğeni olan Şıxhesen’in eşi; “Ben bu halimle bir yere gidemem artık dermanım kalmadı, öldürürlerse öldürsünler artık.” der. Qopo’nun da kız kardeşi olan bu kadın hamiledir ve yürüyebilecek halde değildir. Seyit Rıza kalkar ve tepeye çıkar. Bir bakar ki çevresi ve tepeler askerle doludur. Yanındakine “Kimse yerinden çıkmasın, asker var.” der. Ve bir süre sonra 42 kadın ve çocuk katledilir. Nuri Dersimi’nin dediği gibi bin kişi değil, üç silahşor olsaydı, o siviller belki de ölmezdi.

Bir halkın acı trajedileri üzerine kahramanlık şatoları kuramazsınız, bu hayali şatolar gerçeği gölgelemekten başka bir işe yaramazlar. Bu tür uydurmalar, aynı zamanda; “isyan ettiler, başkaldırdılar” tezlerine malzeme oluşturmaktadır. Oysa Dersimlilerin silahlarından vazgeçmesi asıl olarak güvensizliğe dayanmaktadır. Ne zaman hizmet gelecek, yol gelecek denilip karakollar yapılmış, yollar açılmışsa; o sıra zulüm yağmış başlarına. Kendi içinde ki feodal gerici yapı sürekli bir çatışma hali yaratmış, birbirini kırıp geçirmişler. Aşiretler arası husumet öyle bir boyuta varmış ki, ekin ekemez, ot biçemez hale gelmişler. Örnek bir olaya bakalım; Aşağı Abasanlar’dan (Seyit Rızanın aşireti) beş-on kişi Demenanların kendilerinden çalıp, talan edip götürdükleri koyunlara keçilere karşılık, onların yaylalarından bir sürü hayvanı kelepir edip götürürler. Sılo Sur’un annesiyle de; “O kahraman oğlun nerede?” diye dalga geçerler. Sılo Sur duyar, peşlerine düşer. Vank’ın karşısında Munzur suyu kıyısında on iki Abasanlıyı öldürür. On iki insan! Onca dul kadın, onca öksüz çocuk…

Dersimlilerin kendi koşulları içindeki ilkel, geri, ataerkil yanlarıyla uzlaşmadan, uğranılan baskıları, zulmü, katliamları olduğu gibi yansıtabilmek; bölgeci, grupçu, aşiretçi, bencil olmamayı da gerektirir. O günlerin iyileri kötüleri, bugünün iyilerini kötülerini oluşturmazlar. Geçmişte yaşanılanların izleri bir biçimde bugünün insanı üzerinde yansımalar oluşturacaklardır. Ancak aradaki mesafe açıldıkça, bu izler azalacaktır. Bizim çocuklarımız, bizim taşıdığımız izlerin hiçbirini taşımayacaklar belki ve onlara doğru bir tarihsel bakış açısı bırakmak en başta bizim sorumluluğumuzda. Acılardan arabesk yapmadan, gerçeğe ulaşmak gerekiyor. Olaylara, olgulara çok yönlü bakmadan doğru bir tarih analizi yapılamaz; gayretimiz bu yönde olmalı.



Mart 2024
PSÇPCCP
 123
45678910
11121314151617
18192021222324
25262728293031

Daha Fazla Makale Haberler