Bizimle iletişime geçin

Editörün Seçtikleri

Avrupa Parlamentosu Seçim Sonuçlarının Düşündürdükleri ve Sağın “Yükselişi”-II

“Yeşil mutabakat” denen emperyalist projeler, her ne kadar doğanın talanı ve yağmalanmasını kısmen yavaşlatmayı amaçlasa da esasta ortadan kaldırması mümkün değildir. Çünkü amaç, toplumun ortak çıkarlarının iyileştirilmesi değil, bu sömürü sisteminin devamına dönüktür.

Bir önceki sayımızda Avrupa Parlamentosu’nun (AP) görev ve yetkilerini, AP seçim sonuçlarını, sağ ve ekonomik politikaları konularının kısa bir özetini sunmuştuk. Bu sayıda da sağ ve iklim krizi, sağ ve yeşil mutabakat, sağ ve göçmen sorunları vb. başlıkları altında meselenin özgün yanlarını irdeleyerek makalemizi bitirmek niyetindeyiz.

Bütün dünya halklarının emperyalist talan ve yıkım pazarına kör düğüm edildiğinin, emperyalist tekeller veya tekel olmayan sermaye gurupları arasındaki çelişkinin sonucu olarak, Lenin’in deyimi ile, “birçok kapitalistin, birkaç kapitalist tarafından mülksüzleştirilmesi”nden kaynaklı olarak, bir üçüncü emperyalist paylaşım savaşını daha çok konuşur ve tehlikesinin arttığının altını çizmiştik.

Genelde ve özel olarak da Avrupa’da ırkçı- faşist partiler neden kitle tabanı bulabiliyor veya özel emperyalist politikalarla neden kitleselleştirilmeye çalışılıyor. Bu, kitlelerin bilinçli bir tercihi mi, yoksa çeşitli manipülatif politikalarla yaratılan bilinç bulanıklığının sonucu mudur.? Bu sorulara verilecek doğru ve bilimsel cevaplar, hem siyasi ve politik yönelimimizi belirleyecek hem de pratik eylem çizgimizi.

Her şeyden önce, geniş halk kitlelerinin tümüyle aleyhine olan, onlara deyim yerindeyse cehennemi yaşatan bu emperyalist politikalara rağmen, eğer kitleler, emperyalistlerin sopası veya can simidi olan faşist partilere oy veriyorsa bunun bilinçli bir tercih olmayacağı açıktır. Öyle ya, insan kendi celladına neden sempati duysun ki. O halde, faşist ırkçı partilerdeki bu “yükseliş” niye. Bunun bir nedeni olmalı, vardır da. Makalemizin bu bölümünde esas olarak bunun üzerinde durmaya çalışacağız. Zira, AP seçimleri sonuçlarının çokta belirleyici olmadığını, çünkü, seçimlere katılım oranının düşük olduğunu ve katılmayanların esas olarak AP’den fazla bir beklentisi olmayan sol cenahtaki seçmenlerden oluştuğunu, tekelci burjuvazinin, söz konusu seçim sonuçlarını faşist partilerin kitleselleşmesi için bir kaldıraç olarak kullanmaya çalıştığını, bilinç bulanıklığı yaratma çabası içerisinde olduğunu yazmıştık.

İngiltere ve Fransa da ki son seçimler bu tespitimizin haklılığının kanıtı niteliğindedir. İngiltere’de İşçi Partisi birinci parti olurken, Fransa’da kısa bir süre önce AP seçimlerinde birinci parti olan faşist parti üçüncü sıraya; Halk Cephesi olarak seçimlere katılan sol kesim birinci sıraya oturdu. Aslında bunlar hiçbir Marksist için bilinmez ve anlaşılması zor şeyler değildir. Ama yine de özellikle de kitleler açısından manipülatif, yozlaştırıcı ve bilinç bulandırıcı politikaların revaçta olduğu bu ortamda meselenin üzerinde durmakta fayda var. Çünkü mesele sadece faşist partilerin “yükseliş” meselesi değil. Bunun neden ve niçinleri, dünya halklarının sürüklendirildiği ortam ve durum önemlidir. İlk olarak ırkçılığın, üzerinde yükseldiği konulardan biri olan göç ve göçmenlik politikalarına ilişkin olarak burada genişçe bir değerlendirme imkânı olmasa bile, anlayış düzleminde de olsa meselenin öneminin altını çizmek gerekiyor.

Sağın “yükselişi”nin önemli nedenlerinden biri göç ve göçmenlik;

Birleşmiş Milletler (BM), Uluslararası Göç Örgütü (IOM), dünya genelinde 281 milyon uluslararası göçmen olduğunu, bunun 117 milyonunun çatışma şiddet, savaş ve politik nedenlerden dolayı yerlerinden ayrılmak zorunda olan veya zorunda bırakılan kişilerden oluştuğunu belirtiyor. Göçün, çeşitli sebeplerden kaynaklandığını herkes bilir. Ekonomik nedenler, iklim koşulları, doğa felaketleri, siyasi ve politik nedenler ve savaşlardan kaynaklı göçler gibi pek çok neden sıralanabilir. Bizim için önemli olan göç türlerinden çok, göçün nedenleridir. Yani, neden insanların göç etmek zorunda kaldıkları veya bırakıldıklarıdır. İstisnai bazı özel durumlar hariç, esas olarak göçlerin nedeni mevcut sistemler ve suyun başını tutan iktidarlardan kaynaklıdır. En basitinden, ekonomik nedenlerden kaynaklı göçler bile özel mülkiyet ilişkilerinden, adil olmayan ekonomik paylaşımların sonucudur. Bir ülkenin “milli hasla” gelirinin ortalama % 50-60’ı ülke nüfusunun % 4-5’i tarafından gasp edilirken, geri kalan yarıdan az gelir nüfusun, en iyi ifadeyle % 90’ı tarafından bölüşülürse (ki orada bile adil bir bölüşümden söz edilemez) elbette ki insanlar ekonomik arayışlar içine gireceklerdir.

Sadece bu da değil, bir ülkede var olan ve o ülke toplumunun ihtiyaçlarına pek ala yetecek seviyede olan yeraltı-yerüstü ekonomik zenginlikler, dünyayı talan eden bir avuç tekelci sermaye ve onun işbirlikçileri tarafından talan edilirse, halkların ihtiyaçları ve menfaatlerine göre değil, aç gözlü vahşi kapitalistlerin çıkarlarına göre üretim ilişkileri düzenlenirse tabi ki ekonomik göçler kaçınılmaz olacaktır. Veya iklim şartlarından dolayı meydana gelen göçlerde bile aç gözlü kapitalizmi sorumlu tutmak hiç de abartılı bir yaklaşım değildir. Onlar doğayı talan ettikçe, aşırı üretim ve aşırı kar hırslarından vaz geçmedikçe, ekolojik dengenin bozulması ve iklimlerin doğal akışının aleyhte değişmesi kaçınılmaz olmaktadır. Yani hangi taşı kaldırırsak kaldıralım altında bütün kötülüklerin mimarı olan kapitalizm ve emperyalizm canavarı çıkmaktadır.

Geri bıraktırılmış ülkelerin yer altı-yer üstü zenginlik kaynaklarını talan etmek, ucuz iş gücünü sömürmek için, “demokrasi” oyunu adı altında, buralara savaş, yıkım ve katliamdan başka bir şey götürmeyen emperyalist politikalar ve uygulamalar herkesin gözleri önünde cereyan etmektedir. Emperyalistlerin bu vahşeti karşısında yersiz-yurtsuz, evsiz-barksız kalan insanlar canlarını kurtarmak ve yaşanılabilir bir yerlere sığınmak adına ülkelerini terk ederek ölüm yolculuğu denilecek yollara düşmektedirler. Gerçekten de bu yolculuklarda bir kısmı canlarından olurken, bir kısmı da sözde “güvenli” olduğuna inandıkları bir ülkeye sığınma imkânı bulabilmektedirler. Zorluklarla dolu ve büyük bedeller ödeyerek sığındıkları ülkeler gerçekten kendileri için güvenlikli bir liman mıdır? Horlanıp aşağılandıkları, itilip-kakıldıkları, ırkçı saldırılara maruz bırakıldıkları, ucuz iş gücü olarak kullanıldıkları buralar, göçmenler, ilticacılar veya mülteciler için ne kadar “güvenlikli” olabilir ki. Bütün bu gayri insani uygulamaları, adaletsizlikleri, vicdansızlıkları hak ediyor mu bu insanlar. Elbette ki hayır.

Emperyalistler yerli işbirlikçilerini de kullanarak buraları yağmalayıp talan etmeselerdi ve kan gölüne çevirmeselerdi hiç kimse yerini yurdunu bırakıp ölüm yolculuklarına çıkmazdı. Yani, emperyalist canavarlar oralarda olmasalardı, canlarının peşine düşen bu yoksul kitleler de güle oynaya buralara gelmiş olmazlardı. Zorunlu göçün özeti bundan başka bir şey değil. Ama mesele bununla da bitmiyor. Emperyalistler kendi menfaatleri doğrultusunda bir taşla birkaç kuşu birden vuruyorlar. Hem girdikleri ülkelerin bütün zenginliklerini talan ediyorlar, hem o ülke halklarını birbirlerine düşman ediyorlar hem kültürel miraslarını yok ediyorlar ve hem de yerlerinden yurtlarından ediyorlar. Bu da yetmiyor, sanki bütün bunların mimarı kendileri değilmiş gibi, göçmen kitlelerle yerli halkı karşı karşıya getirerek, kendi ülkelerinde ırkçılığın dallanıp budaklanmasını sağlıyorlar. Avrupa’daki ırkçı faşist partilerin kitle ayağı bulmasının önemli nedenlerinden birisi göçmenlik meselesidir. Bu partileri büyütüp besleyen de gene tekelci burjuvazinin kendisidir. Çünkü emperyalistler arası pazar çelişkilerin yoğunlaştığı böylesi bir süreçte bu türden faşist partilere sermayenin fazlasıyla ihtiyacı var.

Dikkat edilirse, bütün ırkçı- faşist partiler esas olarak emperyalistlerin kirli yüzünü teşhir ederek kitlelerin karşısına çıkmaktadırlar. Gerçek ideolojik ve siyasi duruşları bu olduğu için değil, kitlelerin o yönlü tepkilerini bildikleri ve kitlelerin bu ruh halini okşayarak kitleselleşebilecekleri anlayışından hareket etmektedirler. Bütün faşist partilerin tarihi bize bunu göstermektedir. Halkın haklı talepleri sözde sahiplenilerek, emperyalist saldırılar “kınanarak”, demokratik haklar “savunuculuğuna” soyunarak iktidar olma veya iktidarda kalma yolunu tutarlar. Hele de göçmenlere karşı uygulanan politikalar ise tam bir iki yüzlülüktür. Hem insanların buralara göç etmelerine neden olurlar, gelen göçmenler en pis işlerde ve ucuz iş gücü olarak kölece çalıştırılırlar hem de sanki yerli halkın yoksullaşmasının, fakirleşmesinin sebebi göçmenlermiş gibi gösterilerek ırkçı politikalarla faşist partilere kitle tabanı oluşturmaya çalışırlar.

Sisteme angaje olmuş bütün sistem içi partiler, özellikle de faşist- ırkçı partiler göçmenlere ilişkin politikalarını doğrudan doğruya sermayenin ihtiyaçlarına göre şekillendirirler. Bunlar, sermayeden bağımsız kuruluşlar değildirler. Bunların hepsi sermayenin bekçileridirler. Sermayedarlar, kendi ihtiyaçlarına göre bunları yönlendirir. Faşist-ırkçı partileri esas olarak kitleler üzerinde sopa olarak kullanır, geri kalanların ellerine de duruma göre bazan havuç tutuşturur, bazan Kuran-İncil verirler. Kısacası, söz konusu partiler devlet üstü aygıtlar olarak algılanırsa, devletten bağımsız politika yaptıkları düşünülürse, tepeden tırnağa yanlış yapılır ve doğru bir eylem çizgisine sahip olunamaz. Kuşkusuz devlet içinde de farklı sermaye klikleri vardır, bunların kendi aralarında iktidar olma mücadeleleri söz konusudur ve kendilerine hizmet edecek partiler de yaratırlar. Hangi kliğe hizmet ederlerse etsinler sonuçta devletin ve sistemin bekçileri pozisyonundadırlar. Burada sözünü ettiğimiz, küçük-burjuvazinin vb. anti- emperyalist veya anti -faşist partiler değildir. Doğrudan sermaye güdümlü partilerdir.

Türkiye- Kuzey Kürdistan’da durum

Özellikle son bir yıldan bu yana, seçim süreçlerinin de politik etkisiyle göçmenlere yönelik (özellikle de Suriye’den gelen göçmenler) başta Zafer Partisi olmak üzere tüm ırkçı- faşist partiler göçmenleri kendi ırkçı siyaset ve politikalarının birinci gündemine oturttular. Yaşanan ekonomik ve siyasal kriz, işsizlik, yokluk, yoksulluk ve Kürt ulusal mücadelesi nedeniyle bu ırkçı politikalar toplumda da genel olarak karşılığını buluyor. Özellikle seçimler döneminde oy deposu olarak görülüp yürütülen ırkçı politikalar, kitlelerde önemli derecede karşılığını bulmuş ve gelinen son süreçte bu yer yer fiili saldırılar ve linç kampanyalarına dönüştürülmüştür. Irkçı- ayrımcı politik söylemlerin, başta sosyal medya olmak üzere tüm gerici basın ve yayın kurum ve araçları da kullanılarak tüm toplumsal hayata sirayet etmeye başladı. AKP- MHP Türk-İslam sentezli faşist iktidarın göç ve göçmen politikası, bir yandan göçmenler içerisinde kırılganlıklar yaratıp, yaşamsal sorunları derinleştirirken, bir yandan da yerel halkın göçmenlere karşı hoşnutsuzluklarını arttıran, göçmenlerin sınır dışı edilmeleri, iş ve konut vermeme, eğitim- sağlık vb. haklardan mahrum bırakılmaları gibi ayrımcı ve ötekileştirici söylemlerin yükseldiği bir dönemin yaratılmasının politikalarıdır.

Aslında bu ve benzeri politikalar bütün hâkim sınıfların genel politikalarıdır. Eğer doğru, insan haklarına saygılı bir göç ve göçmen politikasına ve bu politikaları uygulayacak sisteme sahip değilseniz, göçmenlerle yerli halk arasında sorunların çıkması, hele de bunları körükleyen faşist- ırkçı partiler devreye sokulmuşsa kaçınılmaz bir hal alıyor. Dünyanın genelindeki yaşananlar bize bunu gösteriyor. Irkçı saldırı ve linç kampanyaları karşısında durmak, halkların kardeşliğini savunmak sosyalistlerin görevidir. Aynı zamanda faşist iktidarların göçmenlere dönük gayri insani politikalarını teşhir etmek de meselenin bir başka boyutunu oluşturmaktadır.

 28 Nisan 2011’de Suriyeli bir göçmen grubu, ülkelerinde emperyalistlerce ve onların paramilitarist güçlerince yaşatılan vahşetten kaynaklı ülkelerini terk edip Türkiye- K. Kürdistan’a geldiklerinde, mevcut iktidar tarafından ne yerli halk bilgilendirildi ne de gelenlerin hakları konusunda doğru bir politika oluşturuldu. Faşist iktidarın tek derdi, gelenleri AB emperyalistlerine karşı pazarlık kozu olarak kullanmaktı. Aslında bu emperyalistlerin işine de gelmiyor değildi. Göçmenlerin, Avrupa ülkelerine göçmelerinin önüne geçmek için Türkiye de tutulmaları karşılığında AKP iktidarına belli bir miktarda ödenek ayrıldı. AKP ise, bu ödeneği, göçmenlerden çok, kendi yandaşlarına aktarmanın gayreti içindeydi. Sadece bunun için değil, başka dış politikalar için de göçmenler AKP’nin pazarlık kozuydu. Sınır kontrolleri tamamen kaldırıldı ve başta Suriye ve Afganistan olmak üzere pek çok ülkeden göçmen akın akın ülkeye giriş yaptı. Göçmen sayısı arttıkça, iktidardakiler pazarlık güçlerinin daha çok artacağını düşünüyor olmalılardı.

Mesele sadece bundan da ibaret değil. Göçmek zorunda kalanların dışında, faşist iktidar doğrudan kendisine bağımlı pek çok cihatçı bireyin, grubun ülkeye yerleşmesini de sağladı. Bunların günü geldiğinde iktidardakilerin çıkarları doğrultusunda kullanılacağı bilinen bir gerçektir. Nihayetinde Suruç ve Ankara Gar katliamları bunun en açık örnekleridir. Öte yandan, gerçekten göçmen pozisyonunda olanların ucuz iş gücünden yararlanmayı da açık açık ifade etmektedirler. Ayrıca, milyonlarla ifade edilen bu göç dalgasını, Büyük Orta Doğu Projesi olarak bilinen emperyalist politikalardan ayrı olarak da düşünmemek gerekiyor. Başta ABD emperyalizmi olmak üzere, genel olarak emperyalistler pazar hakimiyetleri çerçevesinde yeni sınırlar çizme hevesinde iken, faşist Türk devleti de “yani Osmanlıcılık” hayalleri içinde, milyonlarca insanın katledilmesi veya yerinden yurdundan edilmesinin sorumlularıdırlar.

Önümüzde nesnel bir gerçeklik var. Sadece göçmen haklarını savunmak veya bu işin sorumlularını teşhir etmek sorunun çözümü açısından fazla bir anlam ifade etmediği açıkça ortadadır. Sosyalistler, oldukça karmaşık bir hal almış olan bu duruma somut ve doğru çözümler üretmek durumundadırlar. Aksi durumda, yaratılan ekonomik, siyasal ve kültürel krizlerden de kaynaklı halkların birbirine düşman edilmesi ve büyük katliamların yaşatılması, hatta bir adım daha ileri gidilerek tıpkı “Arap Baharı” adı altında olduğu gibi, emperyalist güçler ve onların işbirlikçileri lehine iç savaşın körüklenmesi bile uzak bir ihtimal değildir. Bu türden tehlikeli gelişmelerin önünü almak için, sadece ajitatif  söylemler değil, somut ve halkların kardeşliğini, huzur ve güvenini sağlayacak doğru politikalara ihtiyaç var. Bu konuda sosyalistlerin ve komünistlerin acil önlem almaları kaçınılmazdır. Çünkü zaman hızla halklarımızın aleyhine işlemektedir. Bu, tüm devrimci- demokratik kurumlarca acil ve lokal bir çalışma olarak ele alınmalı, ortak bir çözüm projesiyle halka gidilmelidir.

Mesele, şu veya bu grubun sorunu değil, genel olarak devrimin ve halkların acil çözüm bekleyen ortak sorunudur. Özgün bir meseledir ve buna uygun somut çözüm üretmek de tüm devrimcilerin ortak görevidir. Bizim elbette ki çözüm anlayışımız var. Ancak böylesine karmaşık bir hal almış ve acil olarak da çözüm bekleyen bu sorunun üstesinden bir grubun, partinin veya örgütün gelmesinin mümkün olmadığını herkes kabul eder. Irkçı- faşist saldırıların önünün alınması, halkların birbirine kırdırtılması politikalarının boşa çıkartılması ve halkların lehine bir çözümün üretilmesi madem hepimizin ortak sorunu, o halde çözümün ortak projelendirilmesi de en uygun olanıdır. Tüm dostlarımızı, yoldaşlarımızı bu konuda düşünmeye davet ediyoruz.

Emperyalist sistemi ayakta tutabilmenin arayışları ve “yeşil mutabakat” projeleri

Dünyamızın ciddi bir küresel iklim değişikliği ile karşı karşıya getirildiği ve bundan kaynaklı olarak artan doğa afetleri, aşırı yağışlar veya tam tersi sıklıkla yaşanan kuraklıklar, her geçen gün giderek artan içme suyu kıtlığı, sıcak ve soğuk hava dalgalarındaki ciddi kırılganlıklar, buzulların erimesi ve bunun sonucu olarak deniz ve okyanusların su seviyelerinin yükselmesi vb. vs. bütün bunların sorumlusu, aç gözlü kapitalistlerden başkası değildir. Özellikle uygulamaya konulan neo- liberal politikalarla bu süreç inanılmaz ölçüde hız kazanarak ilerlemiştir. Yani, en azından bugünkü bilgi dağarcığımızla söyleyecek olursak, insanlık için yaşanılabilir tek gezegen olan dünyamız, böyle gidilirse yaşanılmaz hale getirilecektir.

Bu mesele, bundan yarım yüzyıl önce toplumsal mücadelenin önemli çelişkilerinden biri ve mücadelenin önemli sahalarından biri değildi. Ama bugün artık, sosyalistlerin- komünistlerin ciddiyetle ele alıp, sınıf mücadelesinin bir parçası, sahası olarak değerlendirmeleri gerekir. Çünkü yaşanılacak bir dünya yoksa, sınıf mücadelesinden söz etmekte anlamsızlaşır. Emperyalist haydutlar sadece insan emeğini sömürmüyorlar, dünyanın zenginlik kaynaklarını da talan ederek, yağmalayarak kendi zenginliklerine, zenginlikler katıyorlar. Denizlerin, dağların ve ovaların altındaki bin bir çeşit madenlere ulaşabilmek için, doğanın ekolojik dengesini bozan teknolojiler ve silahlar kullanmaktadırlar. Bu madenlere ulaşabilmek için iklim şartlarını dengelemenin en önemli unsurlarından biri olan ormanlar yok ediliyor. Ormanlar sadece madenlere erişim için kesilmiyor. Ağaç ve kâğıt sanayisi içinde elbette ki kesiliyor. Okyanuslarda yapılan nükleer denemeler buzulların erimesine vesile oluyor. Artık o kadar canavarlaştılar ki, enerji elde etmek için su buharlaşıp azalmasın diye derelerin üstü kapatılıyor. Ormanlar olmazsa, su buharlaşmazsa elbette kuraklık olur.

Bu gidişatın, kendi sınıf çıkarlarına da zarar verdiğini fark eden ve bunun önünün kendi menfaatleri doğrultusunda alınması gerektiğini düşünen emperyalist güçler sistemi devam ettirebilmenin arayışları içine girdiler. Bu arayışlardan biri de Avrupa Birliği emperyalistleri ve onların akıl danışmanlarınca 2019 yılında ileri sürülen “Yeşil Mutabakat” projeleridir. Burada ki esas amaç, AB ülkelerinin yeni dönem için belirlediği çevre odaklı bir büyüme stratejisidir. Buna göre, 2050 yılına kadar ilk karbon- nötr kıta olunması hedeflenmektedir. Bu hedefe ulaşabilmek için, projenin şu ana başlıklar altında yürütülmesi iddia edilmektedir.

Temiz ve döngüsel ekonomi için sanayinin harekete geçirilmesi. Atık üretimin azaltılması için sürdürülebilir ürün politikasının uygulanması. Sürdürülebilirlik hedefleri kapsamında farklı birçok sektörde dijital teknolojinin kullanılması. Sürdürülebilir ve akıllı ulaşıma geçilmesi. Tarladan sofraya stratejisiyle adil, sağlıklı ve çevre dostu gıda sisteminin oluşturulması. Zehirsiz bir çevre yaratmak için (hava, su, toprak ve tüketici ürünlerindeki kirliliğin izlenmesi, raporlanması, önlenmesi ve bu kirliliği engelleyecek politikaların geliştirilmesi). Kısacası bu proje, karbon düzenleme, iklim, enerji, toprak kullanımı, ulaşım, inşaat, arazi kullanımı, orman kullanımı stratejisi, yenilenebilir enerji ve vergi politikalarını içeren bir proje olarak düşünülmektedir.

Bu uygulamaların birçoğu sosyalistlerin de taleplendirdiği politikalardır. Yani, doğanın hoyratça talanının, yağmalanmasının önüne geçmek, temiz ve yeşil bir çevre yaratmak, toplumun sağlığına ve ihtiyacına göre üretim ağı geliştirmek, bozulan ekolojik dengenin kendi kendisini yenilemesinin olanaklarını yaratmak gibi pek çok toplum ve doğa yararına olan politikalar, projeler uygulanmak durumundadır. Aksi taktirde dünya denen bu gezegen, tüm canlılar için yaşamsal sıkıntılarla dolu bir gezegene dönüşebilir. Bunun yaratılabilmesinin yolu, emperyalistlerin sömürü üzerine kurulu politikalarıyla değil, üretim ve tüketimin ortaklaştırıldığı, doğadaki bütün canlıların ortak yaşamına saygı duyulduğu, aşırı üretim ve tüketime son verildiği politikaların hayata geçirilmesiyle mümkündür. “Yeşil mutabakat” denen emperyalist projeler, her ne kadar doğanın talanı ve yağmalanmasını kısmen yavaşlatmayı amaçlasa da esasta ortadan kaldırması mümkün değildir. Çünkü amaç, toplumun ortak çıkarlarının iyileştirilmesi değil, bu sömürü sisteminin devamına dönüktür.

Bu yazı ilk olarak Halkın Günlüğü Gazetesi‘nde yayımlanmıştır.



Eylül 2024
PSÇPCCP
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
30 

Daha Fazla Editörün Seçtikleri Haberler