Bizimle iletişime geçin

Editörün Seçtikleri

Ercüment Akdeniz yazdı | Köleler, Göçmenler ve Uygarlık İnşası

Bugün hem Amerika hem de Avrupa’da “aşırı sağ” daha doğrusu neofaşist parti ve akımlar yeniden yükselişteler. Motivasyon kaynağı ise bu kez göçmen düşmanlığı. İşçi, işsiz, yoksul ve daha çok lümpen proleter kesimler içinde taban tutan neofaşistler seçim sonuçlarına da damga vurmaya başladılar.

Avrupa ve o dönem “yeni dünya” diye anılan Amerika’nın medeniyet inşası, Afrika halklarının köleleştirilmesiyle sağlandı. Dört asır boyunca yaklaşık 13 milyon insan zincire vuruldu ve köle olarak diğer kıtalara transfer edildi. Köle ticaret zincirinin başını köle gemilerini elinde tutan İngiliz, İspanyol, Belçikalı, Hollandalı vd. şirketlerdi. Köle gemileri işçi üreten fabrikalar gibiydi. Gemiye bindirilen siyah insanlar hem beyazlara biat etmeyi hem de transfer edilecekleri yerlerde nasıl ve kim için çalışacaklarını öğreneceklerdi.

Köleliği yasaklayan kanunlar çıkalı çok oldu. Fakat küresel kapitalizm milenyum çağına girerken köleliğin mezar kapağını yeniden açtı. Postmodern türevleriyle kölelik bir kez daha karşımızda. İngiltere Manş Denizi üzerine “yüzen hapishaneleri” indirdi. Denizde yakalanan mülteciler bu gemilere alınacak; iltica sınavına göre ya deport edilecek ya da kabul gören ülkede nasıl yaşayacakları yahut nasıl çalışacakları onlara öğretilecek. İngiltere Göçmen Bakanlığı ve Meclis bir adım daha ileri giderek Ruanda’ya büyük göçmen kampları kurmaya karar verdi. İlginç bir karşılaştırma: Eskiden Afrika’dan “uygar” ülkelere köleler taşınırdı, şimdi “uygar ülkeler” yakaladıkları mülteci ve göçmenleri Afrika’ya taşıyor. Ama her hâlükârda transfer sistemi aynı amaca hizmet ediyor: tıpkı köle gemileri gibi, mülteciler için inşa edilen yüzen hapishaneler ve toplama kampları nitelikli işgücünü ayıklamak veya yetiştirmek üzere adeta bir işçi üretim merkezi gibi dizayn ediliyor.

Avrupa Birliği’nin Türkiye ile imzaladığı Geri Kabul Anlaşmasından sonra İtalya Arnavutluk ile, İngiltere Ruanda ile ve Almanya bazı Afrika ülkeleriyle benzer anlaşmaları devreye soktu. Milenyum uygarlığı, 1951 Cenevre Mülteciler Sözleşmesini ayaklar altına alarak sistematik geri gönderme mekanizmasını oluşturdu. Yakalama ve geri gönderme mantığında, mültecileri “depolama” ve depolarda nitelikli işgücü olarak eğitme stratejisi de bulunuyor. AB Yeni Göç ve İltica Paktı bu stratejinin en rafine hali. AB ülkeleri, bundan böyle aileleriyle birlikte bir maliyet olarak gördüğü mültecileri topraklarında istemiyor. Nüfusu yaşlanan Avrupa işgücü açığını geçici sözleşmeli göçmen işçilerle sağlamak istiyor. Mobilize bir emek gücü olarak bu işçi kesimi, çalışma süresi bittiğinde başka ülkelere kiralanabilen ya da geri gönderilebilecek göçmen emekçiler ordusundan meydana geliyor.

AB Yeni Göç ve İltica Paktı’nın alt maddelerde saklanmış en tehlikeli özelliklerinden biri de şu: AB, örneğin Türkiye gibi “mülteci deposu” haline getirilen ülkelere AB Kalkınma Ajanslarını gönderiyor, beraberinde fon basıyor, eğitmenleri yanına bonus olarak veriyor ve böylece Türkiye’de nitelikli işgücü yetiştirecek göçmen işçi eğitimi ve transfer merkezleri oluşturuyor. Bu model sadece Türkiye’ye özgü değil ve küresel kapitalizmin kapsamlı bir stratejisi olarak tüm kıtalara yayılıyor.

Klasik ve modern zincirler

Afrika’nın herhangi bir toprak parçasında yakalanan, esir düşürülen siyahlar, ilk elden zincire vurulurlardı. Zincir, boyunduruk ya da pranga kölenin transfer edileceği topraklarda da gerekliydi: hem esaret hem tahakküm aracı olarak.

Kölelik zincirlerinin günümüze değen yansımasını, insanların kimlikli/kimliksiz oluşları üzerinden okumak mümkün. Öyle ki, yurtsuz, yurttaşsız, sınırsız, topraksız, kağıtsız, belgesiz ya da kimliksiz bırakmak; modern kölelik zincirini göçmenlerin bileklerine vurmak için muazzam bir fırsat. Bu imkânın kan emicileri sadece göçmen kaçakçıları ya da insan taciri şebekeler değiller. Uluslararası ve ulusal ölçekte burjuvaların ucuz ve güvencesiz işgücü talebi olmasa göçmen transfer mekanizması bu kadar iş görmezdi. Eğer bir suç ortaklığından bahsedeceksek, ki etmeliyiz, bu ortaklığın en tepesine patron örgütleri ve burjuvaları yazmalıyız. Zira “Sınır namustur” teranelerini satan sermaye partilerinin arkasında patron kulüpleri saklanıyor. Dünyanın hemen her yerinde sınırlar burjuvaların istediği kadar göçmen işçi transferine kapı açıyor, yani hiçbir zaman geçişleri sıfırlamıyor. Ulus devlet sınırları ve milletin etrafına örülen duvarlar, göçmen geçişlerini sıfırlamak bir yana filtrelemek ihtiyacı üzerine bina edilmiş bir işlev görüyor. Görünmez emek gücü olarak göçmen işçilerin ülkelerden ülkelere transferi, kendini gizlemekte pek mahir o en tehlikeli sınıf tarafından (burjuvazi) görünmeyen bir mekanizmayla küresel işgücü piyasasına taşınıyor. Kimliksiz ve belgesiz göçmenlerin en dezavantajlı durumuna düştükleri; bu nedenle en pis, en ağır ve en tehlikeli işlerde ve en ucuza, en fazla mesai saatlerinde çalışmak zorunda bırakıldıkları bir işgücü piyasası işte böyle doğuyor.

Dünün Batı medeniyetini inşa etmek üzere çalıştırılan milyonlarca kölenin yerini bugün milyonlarca yurtsuz ve kimliksiz göçmen dolduruyor. Egemen sınıfların ahlakı/ahlaksızlığı sürekliliğinden hiçbir şey kaybetmeden emekçi milyonların ensesinde boza pişirmeye devam ediyor. Yaşadığı çağda (kapitalist milenyum çağı) göçmen işçilerin karşısında belki de tek üstünlük objesi bir kimlik ya da yurttaşlık belgesi olan yerli emekçiler ise rekabeti kabul ettikleri ve rekabet yarışında üstünlük psikolojisini benimsedikleri oranda kendi sınıfsal kimliklerine yabancılaşıyorlar. Alt sınıftan emekçilerin en alttaki göçmenlere ve dolayısıyla aslında kendilerine yabancılaştıkları bir medeniyet çürümesi, milenyum yolunun taşlarını döşüyor.

Arkaik ve post arkaik şiddet

14. yüzyılda başlayan ve 19. yüzyıla kadar devam eden köle ticareti son iki yüz yıldır lanetli ve arkaik bir şiddet olarak hatırlanıyor. Egemenlerin köle tacirleri ve kölelikle tarihsel yüzleşmeleri çok yakın bir tarihe kadar hep sorunlu oldu. ABD’de George Floyd’un ırkçı polis saldırısında öldürülmesi, akabinde başlayan eylem dalgasının köle tacirlerine ait heykelleri yıkması buna kanıt sayılmalı.

Amerika ve Avrupa’da köle tüccarlarının heykelleri yıkılırken, onların yerine yeni türden esaret sembolleri yükseliyor. ABD-Meksika sınırında Çin Seddi’nden sonra dünyanın ikinci büyük duvarı inşa ediliyor. Üçüncü büyük duvar ise Türkiye sınırlarına örülüyor. ABD yönetimi sınırlarını göçmenlere karşı korumak için devasa hendekler açtı. Su dolu hendeklerde, dikenli tellerle birbirine bağlanmış testere balonlar ölüm saçıyor. Avustralya bazı adaları göçmen hapishanelerine çevirdi bile. Avrupa Birliği devletleri de göçmenlere karşı şiddeti arttırdı. Kulakları sağır eden siren sistemleri, termal kameralar, deniz üzerine çekilebilen bariyerler, sahil güvenlik botlarından açılan taciz atışları, mülteci botlarının şişlenmesi eşliğinde korkunç ve devasa bir şiddet mekanizması devreye girmiş bulunuyor.

Şiddet, işkence, işgal, esaret ve kırım politikası olmasa tarihsel olarak köle ticareti sağlanamazdı. Benzer şekilde yüzen hapishaneler, dikenli teller, batmaya zorlanan tekneler olmadan da göçmenlere karşı adı konmamış o büyük muharebe ve sağ kalanların modern köleler haline getirildiği bu vahşi düzen var olamazdı. O yüzden kara şiddet olarak kötülenen arkaik şiddet dalgasının yerini bugün inceltilmiş ve daha profesyonelce uygulanan post arkaik bir şiddet dalgası almış bulunuyor. Göçmenlerle muharebe törenlerine alkış tutan ya da kredi veren herkes; ahlaki, vicdani, kültürel çöküşün ve toplumsal yabancılaşmanın kör kuyusuna adım atmış oluyor. Köleleştirmek için şiddet ya da kölelere karşı şiddet sadece köleleri hedeflemiyordu. Onların yanı sıra hak arayan, sömürüye isyan eden bütün emekçi sınıflara yönelik bir gözdağı törenine dönüşüyordu. Bugün de göçmenlere uygulanan modern şiddet biçimleri doğrudan ya da dolaylı olarak tüm emekçi sınıfların demokratik alanını baskılıyor.

Kölelik yasalarının kaldırılması insanın insan olma mücadelesinin kilometre taşlarından biriydi. Ne var ki 20’inci yüzyıl iki büyük emperyalist paylaşım savaşına sahne açtı ve kanlı boğazlaşmalarda milyonlarca insan can verdi. Büyük savaşlar büyük göçler ihraç ettiler. İkinci büyük savaş Almanya’da ve Avrupa’da faşizmin ezilmesiyle sonuçlandı. Savaşların ardından insanlık tarihi yeni bir kazanım elde etti: mülteciler sözleşmesi.

Yüz yıl sonra bugün 1951 Mülteciler Sözleşmesi kevgire dönmüş durumda. Oysa 1951’de Cenevre’de masaya oturan imzacı taraflar arasında SSCB de vardı. Bugün tıpkı sosyalizm gibi, tıpkı sosyal haklar ve onun en temel parçası olan işçi hakları gibi göçmen ve mülteci hakları da arkaik olarak görülüyor. Fakat yerküre göçlere çare bulmadı ki! Tam tersine, göç hareketleri tırmanışta. Neo liberalizm ve neo faşizm sarmalında sosyal haklar kadar mülteci hakları da hedefte. Aslında hedefe konan bir bütün olarak insanlığın toplam kazanımları ve kültürel aydınlığı. Dolayısıyla uluslararası göç, iltica ve mülteci haklarıyla birlikte insanlığın kültürel mirası da tıpkı kültürel varlıklarımız gibi vahşice yok ediliyor. Belki de en kötüsü, bu kültürel yok oluş ve yok ediş sürecini kitlelerin bilincini körelterek ve kitleleri ırkçı şoven ideolojiye yedekleyerek gidiyor olmaları. Bu nedenle mülteci hakları tıpkı bir zamanların kölelik karşıtı mücadelesi gibi, sosyal hakların da ötesinde, politik ve ideolojik bir anlam taşıyor.

‘Aşırı Sağ Gelmesin’ diye

Köleliğin yasaklanması için köle isyanları, ölüm pahasına büyük bedellerin ödenmesi gerekecekti. Özgür insan olma mücadelesi, kapitalizmin gelişmesi sürecinde köleler için emeğini satma hürriyeti olabildi ancak. Ekim sosyalist devrimine daha çok zaman vardı. Siyah tenliler, sanayileşen Kuzey Amerika eyaletlerinde proleter yoksulların arasına katıldılar ve yurttaşlık kimliğini kazandılar. Kırsal üretimi, gericiliği ve muhafazakarlığı temsil eden güney Amerika eyaletleri ise siyahlara karşı ırkçılığı büyüttü. Aynı dönemde Ku Klux Klan türü terörist organizasyonlar oluştu ve siyahlara karşı vahşi katliamlar gerçekleşti. Amerika’da dinci gericilikle iç içe geçmiş faşist akımlar beyaz ırkçılığı proleter beyazlar arasında da örgütleyeceklerdi.

Bugün hem Amerika hem de Avrupa’da “aşırı sağ” daha doğrusu neofaşist parti ve akımlar yeniden yükselişteler. Motivasyon kaynağı ise bu kez göçmen düşmanlığı. İşçi, işsiz, yoksul ve daha çok lümpen proleter kesimler içinde taban tutan neofaşistler seçim sonuçlarına da damga vurmaya başladılar. Haziran ayında yapılacak Avrupa Parlamentosu seçimlerinde aşırı sağ partilerin ciddi bir yükseliş sağlayacağı öngörülüyor.

Sürecin dramatik yönlerinden biri de pusulası şaşmış “sol”un ve sosyal demokratların hali. Öyle ki, aşırı sağ partilerin yükselişi karşısında paniğe kapılan Avrupa solu ve hatta adı “sosyalist” olan kimi partiler hızla göçmen karşıtlığı çizgisine çekildiler. Bahaneleri ise hem basit hem çok saçma: “Göçmen karşıtlığını sağa bırakırsak aşırı sağ daha da güçlenecek” (!) Saçmalık şu ki; sol akımlar pragmatizm uğruna sol ve sosyalist ilkeleri ayaklar altına almaya başlıyorlar. Ya da çoğunlukla sessiz kalmayı tercih ediyorlar. Göç politikalarında “sol” ve sosyal demokrat partilerin içine adeta sağ partiler kaçmış gibi. (Elbette burada ilkeli duran Marksist, sosyalist parti ve hareketleri tenzih ediyoruz). Böylece neofaşizm bir yandan kendi başına kitle desteği sağlarken öte yandan solu ve sosyal demokrasiyi zehirleyerek kendisine benzetiyor. Dünyanın sosyal demokrat partileri, üstelik çoktan içi boşaltılmış olan “Sosyalist Enternasyonal” buluşmalarında dünyanın aşırı sağı ile yarışacak tutumlar geliştiriyor. Şarkıda dendiği gibi; nerden baksan tutarsızlık nerden baksan ahmakça. “Sosyalist Enternasyonal”in üyesi olan CHP’nin büyük bir hızla Tanju Özcan çizgisine çekiliyor olması tam da burada anlam kazanıyor.

14 ve 28 Mayıs seçimleri sürecinde Ata İttifakı adayı Sinan Oğan’ın yüzde 5,2 oranında oy alması küçümsenmemeli. Dünyadaki göçmen karşıtı gerici dalga Türkiye’de de etkili. Fakat daha vahimi Kılıçdaroğlu-Özdağ protokolünde kendini gösterdi. Kayyuma destek ve göçmen düşmanlığı protokolün özetiydi. Günün sonunda Oğan Cumhur İttifakına, Özdağ da Millet İttifakına, hem de sıkı pazarlıklar neticesinde transfer oldular. Böylece ırkçılık ve göçmen düşmanlığı iki ittifakın içine sinmiş, yerleşmiş oldu. Cumhur İttifakı aşırı sağı kendi içinde absorve etmekte pek de zorlanmazken, esas dalgalanma Millet ittifakı ve CHP içinde yaşandı.

Gelinen yerde kritik bir soru ile karşı karşıyayız: “Sol” ve sosyal demokrasi aşırı sağ ile yarışıyorsa eğer; aşırı sağ gerçekte kim ve aşırı sağı nerede aramalı?

Dünyadaki siyasal tablodan biraz farklı olarak; bizde Türkçü sağcı oryantalizm ile Neo Osmanlıcı oryantalizm iç içe geçmiş durumda. Her iki akım da göçmen düşmanlığında vites arttırarak kitlelerin oy desteğini almanın derdinde. Özellikle AKP’de temsil olunan siyasal İslamcı ideoloji sığınmacı toplumunu bir tebaa toplumu halinde ve eşit haklardan uzak bir anlayışla yönetmenin gayretinde. AKP, toplumda göçmen karşıtlığı ne zaman yükselse tebaa kültüründen yola çıkarak hemen dışlayıcı tutumu devreye sokabiliyor. Hatta mülteci ailelere dünyayı zindan edecek seyreltme operasyonlarına başvurmaktan dahi geri durmuyor. Dolayısıyla aşırı sağ aranacaksa eğer; sadece Zafer Partisi ya da Ata İttifakı’nda değil, Cumhur ve Millet İttifakı partilerinin hücrelerinde de aranmalı. Bu nedenle göç alanında politik ve ideolojik mücadele çok cephede yürütülmek durumunda.

Spartakist tutum

Tarihi sadece efendiler yazmadılar. Kölelerin isyanı ve direnişleri, ezilen sınıf ve katmanların mücadelesi, hele de devrimler tarihyazımında mutlak rol oynadılar.  Köleci toplum düzeninin temellerini sarsan ayaklanmanın önderi Spartacus’tü. O, ölümünden sonra tüm çağlara damga vuran bir sembol haline gelecekti. Karl Liebknecht ve Rosa Luxemburg’un Enternasyonal oturumlarında, şovenizmden etkilenen sol partilere karşı göçmen haklarını kıyasıya savunmaları ve bu mücadeleyi verirlerken Spartakist hareket olarak tarih sahnesine çıkmaları, bugünden geriye bakıldığında oldukça anlamlı geliyor. Spartakist hareketin siyasal çizgisi birçok bakımdan tartışıldı. Fakat haklarını teslim etmek gerek ki, göçmenler ve göçmen işçi hakları bakımından tutumları muazzam derslerle dolu.

Bugünün neofaşistleri öylesine güçleniyorlar ki, uzun olmayan bir zaman diliminde faşist enternasyonal toplamaları şaşırtıcı sayılmaz. Bu zehrin panzehiri ise nicel bakımdan cılız da olsalar sosyalistlerin elinde. O nedenle Spartakist tutum her zamankinden çok değerli ve gerekli. O, neofaşizmin her türden biçimine karşı bir mücadele silahı olarak geliştirilmeli.

Ve son söz…

Ülkenize gelen göçmenlerin haklarına göstereceğiniz saygı, başka ülkelerde göçmen durumuna düşen yurttaşlarınıza gösterilecek saygı kadardır. Bu gerçeklik kölelerden göçmenlere uzanan tarihsel bir pratiktir. İşçilerin ve emekçilerin sınıf bilincine erişmesi bu gerçekliği kavramalarına da bağlıdır.

Kaynak: Köleler, Göçmenler ve Uygarlık İnşası – Corpus Dergi



Mayıs 2024
PSÇPCCP
 12345
6789101112
13141516171819
20212223242526
2728293031 

Daha Fazla Editörün Seçtikleri Haberler