Bizimle iletişime geçin

Editörün Seçtikleri

Kapitalist Yıkımın Bir Ayağı Olarak “İş Cinayetleri” ve “TC” Ekonomisindeki Panoraması Üzerine- 2

Kitlelerle buluşmak için, kapitalizmin kapsamlı yıkımları, her zamandan çok devrimci politikaya alan açmaktadır. İnsana ve doğaya zarar vermeden yol alamayan kapitalizm, iç yapısal krizleriyle, toplumda yarattığı öfkeyle, çürümüşlüğünü bağırıyor. Türkiye-Kuzey Kürdistan, işçi kırımı ve ekolojik tahribatla, kapitalizmin çağımızdaki vahşi manzaralarını teşhis ediyor.

Bir önceki bölümde, kapitalist vahşetin bir yüzü olan iş “kazaları” adı altında yaşanan işçi cinayetlerini, kapitalist gelişim sürecinde benimsenen sermaye birikim ve üretim modellerine göre farklı düzeylerde yaşanan biçimleriyle ele almaya çalışmıştık. Eksik bıraktığımız bir yanı tek cümle ile ifade etme ihtiyacı duyuyoruz. Kapitalist üretim sürecinde, işçi cinayetlerine neden sadece “iş kazaları” değil, aynı zamanda sağlıksız ve zor çalışma koşullarından dolayı ortaya çıkan “meslek hastalıkları” da işçi ölümlerine neden olmaktadır. Tıpkı “iş kazaları” gibi, “meslek hastalıklarına” neden olan koşullar, üretim birimlerinde önlenebilir olmasına karşın, aşırı kar hırsından dolayı sermaye bu önlemlerin maliyetinden kaçınmakta, aşırı sömürüyü, uygun olmayan koşullarda işçileri çalışma zorunda bırakarak, sermayeye artı büyüme koşulları yaratmaktadır. Bu anlamıyla kapitalizm işçi cinayetleri tarihidir. Sermayenin tekelleşme ve uluslararası tekel niteliği kazanmasıyla birlikte artan iş kazaları ve meslek hastalıkları, ciddi rakamlarla ifade edilen işçi ölümlerine neden olmakta ve bu sorun, emperyalist tekelci sermayeye bağımlı olan ekonomik niteliğe sahip ülkelerde daha boyutlu yaşanmaktadır.

Bu durumun bir sonucu olarak, önceki bölümde ifade ettiğimiz gibi, kapitalizmin doğrudan sonuçları olan işçi kıyımları, “TC” iktisadi yapısında skandal düzeyinde yaşanmakta, özellikle son yıllarda rutin halini almaktadır. Bilim ve teknoloji alanındaki devasa gelişmeleri, sermayenin büyüme performansını daha yukarılara çekmek için etkili kullanan sermaye “medeniyeti”, bilim ve teknolojinin çözüm olabileceği iş ve işçi güvenliği başlıklarını kendisine mali yük olarak görmektedir. Kuşkusuz bunun tek sorumlusu, kendi çıkarları açısından iktisadi davranan iş sektörleri ve işverenler değildir. “Kamu otoritesi” olarak kendisini geniş yığınların “rızasında” üreten burjuva devlet egemenliğinin iş hukuku, sermayenin hareketini koruyan misyonu ile iş cinayetlerinin çoğalmasına ve üretim birimlerinde işçilerin ölümüne davetiye çıkarmaktadır.

 Tüm çözümlemelerden öte, “TC” ekonomisinde de ağır bilançoları olan iş cinayetleri, tekçi iktidar sultasının başı Erdoğan’ın, insan aklıyla oyun oynayan açıklamalarında ortaya koyduğu gibi, “kader” ya da “fıtrat” değil, sermayenin daha fazla kâr ve yayılma ilişkisinde işçi sınıfının sağlığı ve canına kastetmesidir. “TC” iktidarı, burjuva jargonlar ve bunun bileşkesi olan tüm gerici blokların “kaza” olarak ifade ettiği sermayenin bu fütursuzluğuna, ısrarla cinayet diyoruz. Ve cinayet, sadece emekçi insanların yaşam hakkını kapsamına almamakta, doğayı da kapsamına alarak, canlı-cansız tüm ekolojik-kültürel değerleri yıkmaktadır. Günümüz düzeyi ile emperyalist tekel sermayesi ve her bir coğrafyadaki organik bileşkesi olan sermaye guruplarının bu yıkıcı hareketinin bir parçası olan “iş cinayetlerini”, “kaza” olarak tanımlamak, meseleyi sınıf bağlamından kopararak ele almaktır. Sınıf bağlamından kopararak sadece durumun vahameti üzerinden bir siyaset, köklü çözüm gücü ve perspektifini de burjuva merkezlere, hukuk anlayışına havale etmek olur ki, bu durum siyasal ve iktisadi olarak sermaye piyasasının emekçiler üzerindeki denetim ve baskı aygıtlarının neden olduğu ölümlerin, toplumsal cinayet olduğu gerçeğini de karartır. 

Sermaye için “iş güvenliğinin” temel mahiyeti sadece verimlilik ve rekabeti arttırıcı iktisadi düzlemdir. Uzun çalışma saatleri, üretimde kullanılan teknoloji sayesinde artan emek yoğunluğu, sermaye için daha fazla artı değer, yani daha fazla kâr demektir. Devasa sermaye birikimi yaratarak ilerleyen bu süreçte, sorun işçi sağlığı ve iş güvenliği olduğunda, sermaye devletinin hukuku ve sermaye güçleri, dümeni sermayenin aşırı kâr hırsına kırmaktadırlar. Daha fazla çalışma, daha fazla üretme, düşük maliyetle üretme, sermayenin ana ilkesidir. İnşaat sektörlerinde, maden ocaklarında, tarım alanlarında, fabrikalarda, iş cinayetleri ve meslek hastalıklarında yaşanan ölümler, sistemin bu yapısal niteliğinin dışa vurumudur. 

Türk komprador işbirlikçi tekelci sermayenin yıkıcılığı ve iş cinayetleri!

İnsanın refah düzeyini iyileştirme manipülasyonu ile “mega” projeler üreterek sermayeye yayılma-büyüme sahası açan “TC” tekçi iktidarı, lordlar sınıfının lüks yaşamını ve sermaye birikimini işçi sınıfının kanı ve canı üzerinden icra ediyor. Alın terini, emeği, insani yaşam haklarını, gerici devlet iktidarı otoritesi ile baskı altına alan burjuva hukuk, iş alanlarında “kazaların” önleyiciliği üzerine fikir yürütmeyi dahi “suç” sayıyor, iş sektörlerinde yaşanan cinayetlere “kader” ve “fıtrat” hırkası giydirerek, sermayeye kul olmayı “cennet yolu” olarak vaaz ediyor. Bu koşullar altında, bilim ve tekniğe dayanarak, “iş kazalarının” önlenebilirliğini tartışmak bile “suç”. Kapitalist vahşetin tekçi faşist diktatörlükle temsiliyetinin en açık halidir bu. Oysa her iş sektöründe, işçi ve iş güvenliği sorunu, üretimin ana bileşkelerinden biridir.

Temel argüman olarak bilim ve tekniğin gelişmiş düzeyi ile çevre, insan, toplum ve doğaya dair çözümler üretmek son derece mümkündür. Ama mümkün olan bu bilimsel ögeleri, kapitalist üretim ilişkilerinin yarattığı yıkım ve kaos ortamından beklemek, eşyanın tabiatına aykırıdır. Yani insan ve doğa ilişkisinde, bilimin tüm temel ilkelerini, üretimde, tüketimde uygulama şansını bulana dek, kapitalizmin yarattığı tüm çarpıklıklarla çatışmak, sınıf mücadelesinin bir alanıdır. Bugün “TC” ekonomisinde iş cinayetlerinin istatistiği sayfalara sığmamaktadır. İşçi sınıfını ücretli kölelik olarak gören kapitalizmin en gerici-en bağnaz iktidarı, yıllık planlamalar ve “kalkınma hamleleri” ile neo liberal piyasa ekonomisinin ihtiyaçlarını, ilkel ideolojileriyle birleştirerek, sermayenin gücünü kıble olarak tayin etmişlerdir. 

Kapitalist neo liberal sürece, 24 Ocak, 5 Nisan kararları başta olmak üzere, yaşadığı yapısal krizlere “çözüm” modeli olarak benimsenen, iktisadi politikalarla daha kapsamlı entegre olan Türk egemenler sistemi ekonomisi, çalışma yasalarını da bu entegrasyon sürecine göre ele almış ve iş hukukunu bura üzerinden icra etmiştir. Sermaye gücü anlamında zayıf olan Türk komprador işbirlikçi tekelci sermaye, bu niteliğinden kaynaklı emperyalist sermayeye bağlıdır ve sanayi, tarım gibi reel ekonomiden finansal sektöre kadar dış sermaye akımı ile ayakta kalabilmektedir. Yakın tarihsel kesitleri referans aldığımızda, 1994, 1998, 2001, 2008, 2018 yıllarında derinleşen ekonomik krizin bir nedeni de dış sermaye akımındaki ani durmaların neden olduğunu hatırlatalım. Ve dış sermaye akımındaki bu durma, tüketimden yatırıma, “milli gelirden”, banka kredileri başta olmak üzere sıcak para hareketine kadar ekonomide çöküşler yaratmıştır.

İstihdamdaki daralma, cari işlemler hesabındaki büyük açık, ithalattaki daralmaya paralel olarak ihracattaki artış, para krizi, döviz rezervindeki şiddetli düşüş ve bunun tetiklediği reel faiz yükselişi, TL’nin baş aşağı değer yitimi, dış borç ve bankacılık sektöründe dövize endeksli ağır yükümlülükler, makro ve mikro ekonomik bilanço etkileri gibi sarsıcı sonuçlar krizden “çıkış” koşullarını zorlaştırmakta ve “TC” egemenler sistemi ekonomisi, yeniden dış sermayeyi (emperyalist tekeller) çekmek için teşvikler veren iktisadi politikalar geliştirmek zorunda kalmıştır. Bu iktisadi politikaların özü, ucuz iş gücü, sermayeyi mali hükümlülüklerden kurtaran iş “hukuku”, örgütsüzlük ve emek eksenli meşru itirazlara getirilen otoriter yasaklamalardır. Yani emperyalist sermayeye “teşvik” kalemi altında devasa kaynak elde etme olanakları sunulurken, iş yaşamına “çalışma yasaları” adı altında ilkel koşullar dayatılmıştır. 

Neo liberal iktisadi politikalar, işçi sınıfı ve emekçi yığınlar için zaten bir yıkımı-ağır sömürü koşullarını içermektedir. Ve bu iktisadi doktrin, “TC” gibi emperyalist sermayeye bağımlı ve sürekli emperyalist sermayeyi ekonomiye çekmek için “teşvikler” kalemi adı altında kar sahaları açan iktisadi nitelikte, ezilenlerin ve doğanın ölüm fermanını ifade eden sosyo-iktisadi politikalarla daha da yıkıcıdır. Yani neo liberal kapitalist sistem, “TC” gibi iktisadi niteliğe sahip ülkeler, istihdamın biçimlerini daha kapsamlı sermayenin lehine uygulama, taşeron çalıştırma, esnek ve güvencesiz iş koşulları, örgütsüzlüğü yaygınlaştırma, (yasal olarak olmasa da fiili olarak sendika üyeliğinin dahi suç olarak ele alınması gibi) ve iş alanlarında sermayeyi tek başına söz sahibi yapma gibi sonuçlarla, kapitalizmin en barbar yüzüdür.

Lakin Türk egemenler sistemi iktisadi yapısında, tekelci sermaye birçok yönü ile kendisine devasa kâr alanı yaratmaktadır. Öncelikle, sermaye kendisine kâr sağlayacak birikim modelleri ile ülke zenginlik kaynakları başta olmak üzere, üretim-tüketim-finans sektörlerinde tüm kaynakları semirmektedir. Ekonominin yapısal özelliğinden yaşanan kriz koşulları, “güvenlik problemleri” ve süreç bağlamında gündeme gelen politik çatışmaları vesile yaparak emperyalist sermaye akışında ani duraksamalar yaparak, ekonominin daha da dibe vurmasına neden olmakta; emperyalist tekel sermayesi, hem kriz koşullarını avantaja çevirmek için ve hem de ekonomik sahada yeni tavizler koparmak için, yeniden sermaye akımını sağlamayı yeni teşvikler kopararak gerçekleştirmektedir. 

Konumuz, uluslararası tekelci sermayeye bağlı “TC” ekonomisinin genel ve özel niteliğini analiz etmek değildir. Tekelci sermayenin iş yaşamı ve hukukunu oluştururken üzerinde şekillendiği iktisadi yapıyı ifade etmek için, bu niteliğe vurgu yapıyoruz. Bu bağlamda, burjuva siyasal iktidarların, “teşvik” adı altında sermayeye sunduğu olanaklar ve kaynak aktarımı, aynı zamanda tüm toplumsal yaşamın sermayenin istekleri doğrultusunda dizayn edilmesi politikalarıyla bütünleşmektedir. Yani, tekelci emperyalist sermaye, komprador işbirlikçi tekelci sermaye iktidarının önüne üç ana başlıkta görev koymaktadır.

Birincisi, sermaye için ekonomik ve siyasal risk teşkil eden istikrarsızlığın çözülmesidir. Alt yapı yetersizliği, düşük büyüme oranı, gibi ekonomik riskleri; vergi muafiyeti, gümrük muafiyeti, arsa-arazi temini, emlak yatırım yükünden muafiyet, sermayeyi serbest kullanım hakkı vb. gibi başlıklar üzerinden birikim modelini uygulayan sermaye, siyasal riskleri, derinleşen sosyal-ulusal çelişkileri devlet zoru ile bir düzeye çekmek için, otoriter-baskıcı iktidarlar tesis etmektedir. Ekonomik krizler, emperyalist sermayeye altın bir tepside sunulan ekonomik yapı ve AKP’nin hükümet ve açık faşist iktidar olarak kendisini “üretmesi” süreci bu durumun izahıdır.

İkincisi, devlet niteliğinde, yargı-yasam-yürütme erkinin, bürokrasi ve iş hukukunun sermayenin hareketine göre yeniden yapılandırılmasıdır. İstihdam ve sıcak para akışında hedeflenen karın devlet güvencesine alınması (yap-işlet modeliyle hedeflenen karın oluşmaması durumunda kalan payın hazineden karşılanması gibi), aşırı kâr sağlayan sektörlerde istihdam, madenler başta olmak üzere doğal zenginlik kaynaklarının talanı, sıcak para hareketinden vurgunlar, sermayenin ekonomiye serbest girdisi ve çıktısı vb. gibi iktisadi hareketlerde, sermaye hızlı karar verecek bir yürütme, gerekli yasal düzenlemeleri yapacak bir yasama ve hukuksal olarak engel çıkarmayacak, aksine kolaylık sağlayacak bir yargı… Politik-iktisadi temelde son yıllarda “TC” sürecinde gerçekleşen merkezileşmenin-yapılanmanın tarifi budur.

Üçüncüsü, ucuz iş gücü, üretimde bazı mali yükümlülüklerden (emekçilerin sosyal hakları, iş ve çevre güvenliği gibi maliyetlerinden) kurtulma, kayıt dışı iş gücü kullanma ve örgütsüzlük… Özellikle maden işletmeciliğinde, doğaya zarar vermeyen teknoloji bulunmaktadır. Bu yöntemi pahalı bulan şirketler, daha kolay ve ucuz yöntem olarak siyanür başta olmak üzere, doğada kalıcı tahribatlar yaratan ve ekolojik dengeyi yıkan kimyasal yöntemlere başvurmaktadırlar. Yenilenebilir enerji tekniği yerine, nükleer enerjiyi kullanmaları da bir başka çevre ve doğa yıkımıdır. Toplumsal tepkilerden kaynaklı gelişmiş kapitalist ülkelerde terkedilen bu gibi yöntemler, Türkiye gibi geri kapitalist, sömürge ülkelere ithal edilmekte ve bu coğrafyalarda insan ve doğa hayatı tehdit edilmektedir.

Gerek bu gibi kimyasal-nükleer bileşkelerin kullanımında ve gerekse de çalışma koşullarında, gerekli güvenlik tedbirlerinin alınmaması, sermayenin aşırı kar hırsının iktisadi-politik tarzıdır. Çünkü bu kalemlerde alınacak her tedbirin bir maliyeti vardır ve işletmelerden devasa kar elde eden sermaye, insan yaşamı ve doğanın korunması için elde ettiği devasa kardan bir semt bile harcamak istememektedir. Ve “TC” hâkim sınıfları, tüm bu yıkımlarla sermayeye palazlanma alanları açmakta, talan ve sömürüyü işçi ve emekçilerin canını alarak derinleştirmektedir.

AKP, kapitalist neo liberal iktisadi sürecin en bağnaz iktidarıdır!

Yukarıda kısaca izah ettiğimiz iktisadi niteliğin kriz koşulları üzerinden iktidara gelen AKP, süreci neo liberal iktisadi doktrine göre inşa ederek ekonomik politikalarını icra etmiştir. Sermayenin en bağnaz kliğinin temsilcisi olan AKP, mevcut ekonomik yapıyı kendi sermaye grubuna göre yapılandırma-merkezileşme ile sınırlı kalmamış, kara para, kayıt dışı ekonomi kalemlerini de kullanarak, yolsuzluk-hırsızlık-rüşvet üçgeninde tüm toplumsal değerleri sermaye hareketine köle etmiştir. Bunun anlamı açıktır. Sermaye kuralsız hareket etmekte, tüm toplumsal birimlere ve doğaya sınırsız nüfuz etmekte ve işçiler-emekçiler açlık ve yoksulluk sınırına mahkûm edilmektedir. AKP iktidara geldiği 2002 yılından bu yana, sermaye aşırı düzeyde büyürken, yoksulluk, güvencesiz çalışma, kayıt dışı ve çocuk istihdamında artma, özelleştirmeye paralel olarak taşeron çalışmada yaygınlaşma, geçmişe oranla sürekli artış göstermiştir. Yapılan araştırmalarda Türkiye’de yoksulluk derinleşirken, servet dağılımında eşitsizliği artarak, yoksulun avucundan alınan para devlet eliyle zenginin cebine konuyor. Avrupa’da en zengin yüzde 10, gelirin yüzde 36’sını alıyorken, bu oran Türkiye’de yüzde 54’e çıkıyor.

22 yılda uygulanan politikalar, aşırı yoğun çalıştırma, fazla mesai dayatması, çocuk, göçmen hatta emekli insanlar çalışmak zorunda bırakılarak ucuz iş gücü olarak sermayenin hizmetine sunulması ve buna paralel olarak sürekli artan enflasyon sonucu emekçilerin alım gücünün düşmesi ile yoksul yığınların en ağır koşullarda çalışmak zorunda kalmaları, emek gücünü sermaye için rant sahasına dönüştürmüştür. AKP iktidarı döneminde sermaye sınıfının çıkarına, emekçilerin aleyhine çıkarılan yasalar, sendikal örgütlenmenin, grev ve direnişlerin yasaklanması, tarihsel süreç boyu işçi sınıfının bedellerle kazandığı ekonomik-demokratik haklarının tırpanlanması, ağır baskı ve sömürü koşullarında devreye konuldu. 15 Temmuz “darbe girişimi” ve pandemi süreci, sermaye iktidarı için daha geniş fırsatlara dönüştürüldü, tekçi faşizm, ezilen geniş yığınları sefalet koşullarına mahkûm eden ekonomik politikaların iktidarı olarak baştan aşağı devlet otoritesi olarak dizayn edildi.

İşsizlik ve yoksulluk kıskacında, toplumsal güvencenin kalmadığı politik-ekonomik koşullarda, çalışma koşulları daha da ağırlaştırıldı. Bu süreç, iş cinayetlerinin her gün artış gösterdiği bir dönemi ifade eder. Yakın bir tarih olarak, Aralık 2022 içinde olmak üzere, 2023 yılında, resmi kayıtlara geçen iş “kazalarında”, hayatını kaybeden işçi sayısı 2083’tür. Kayıtlara geçmeyen rakamları (özellikle tarım alanlarında kayıt dışı çalışan işçiler, her gün ölümle burun buruna çalışmak zorunda bırakılmaktadırlar.) dikkate aldığımızda, “TC” ekonomisi tam bir cinayet şebekesi gibi işlemekte, seri cinayetler gerçekleştirmektedir. Ki kitlesel yaşanan iş cinayetleri dikkate alındığında, tablonun vahameti açıkça anlaşılmaktadır.

Soma katliamı, Ermenek maden faciası, Davutpaşa patlaması, Amasra maden faciası, İliç katliamı ve en son Beşiktaş’ta “Masguerade” adlı gece kulübünde çıkan yangında 29 işçinin hayatını kaybettiği iş cinayeti, İşçi mezarlığına dönen 3. Havalimanı inşası, bütün bu vahşi cinayetlerin başka bir görüngüsü… Kısaca, kayıt altına alınan rakamla, ( kayıt dışı ile bu rakam iki katına çıkar) 20 yılda 30 bin iş cinayeti… Bütün bu cinayetlerde ortak nokta, çalışma koşullarında gerekli iş güvenliğinin alınmaması ve tüm sorumluların burjuva hukuk “yargılamalarında” aklanması ya da “yargılamalar” zamana yayılarak unutturulması…

24 Ocak 1980 kararlarıyla “yeni” süreç olarak start alan ve günümüzde komprador işbirlikçi tekelci kapitalizmin, uluslararası tekelleşmiş emperyalist sermayeye adapte olmasının topluma ödettiği acı reçetelerin özetidir bunlar. Dün devrimci mücadele ve sınıf hareketinin karşısına 12 Eylül Askeri Faşist Cuntası dikildi, bugün de AKP-MHP açık faşist diktatörlük aynı amaçla vazife almıştır. Sermayenin aşırı birikimi için, geniş emekçiler yoksullaştırılmakta, yoğun ve güvencesiz çalışma hayatı, işçileri öğüten bir çark olarak işletilmektedir.

Yani bugün neo liberal kapitalist sürecin jandarması olarak iktidarda olan AKP, iş cinayetleri rejimi olarak, politik iktisadını belirlemektedir. Burjuva yargıya taşınan tüm iş cinayetleri davalarında, işçi ailelerinin militarist güçlerle baskı altına alınması, sokak ortasında işkencelere maruz bırakılması, bunun karşısında işverenlerin ve iş cinayetlerinden sorumlu kamu görevlilerinin korunması, lokal yargı organının taraflı tutumu değil, devlet aygıtının siyasal tutumudur. Çünkü burjuva hukuk, sermayenin çıkarlarını garanti altına alma organıdır. Doğanın yağmalanması, işçi ve emekçilerin ölüm kokan üretim alanlarında çalıştırılması, bu hukukun garantörlüğünde yapılmaktadır. İhale yolsuzlukları, iş güvenliğinin rüşvetlerle satın alımı, kayıt dışı ucuz iş gücünün kullanımı, sermaye hukuku olarak tayin edilmiştir. Maliyetten kaçınmak için “geliyorum” diyen “kazalara” bu hukuksal güvencelerden dolayı önlem alınmamakta, işçiler “kaza” riski olduğu halde çalışmaya zorlanmaktadır.

Soma, Amasra, İliç başta olmak üzere, tüm maden işletmeciliği kazalarında, önceden risk tespit edilmesine rağmen, işçiler, işten çıkarma tehdidi ile çalışmaya zorlanmış ve kitlesel cinayete maruz bırakılışlardır. Yakın tarihin yaşanmışlığı olarak belleğimiz bu gerçeği biliyor. Sermaye-iktidar-yargı denkleminde iş cinayetleri rejimi, bu gerçeği örtmeye çalışsa da gerçek bu toplumun hafızasında öfke olarak mayalanıyor. Gerçek açıktır. Güvencesiz, esnek ve kuralsız çalışma koşulları, sermayeye aşırı artı değer, işçiye cinayet üretmektedir. Tekelci sermayenin rekabetçi iş gücü piyasası, temsili olan burjuva hukukla, denetimsiz yaygınlaşmakta, sermaye rejiminin iktidarı da bu denetimsiz koşullarda işlenen cinayetlerin azmettiricisi olmaktadır.

İşçi sınıfının sömürü düzenine karşı mücadelesi, aynı zamanda iş cinayetlerine karşı mücadeledir!

Neden sonuç diyalektiğinde sorun ortaya konulduğunda, bugün “TC” ekonomisinde nerdeyse rutin olarak her gün işçilerin ölümüyle sonuçlanan her iş cinayeti, esnek ve kuralsız çalışma biçimlerinin yarattığı sonuçlardır. Rekabetçi, rantçı, emekçiler için açlık ve yoksulluk üreten iktisadi yapı, emeği değersizleştirmekte, artan ucuz iş gücü potansiyelini, güvencesiz koşullarda üretim alanlarına sürmektedir. Yani burjuva siyasal-ekonomik-ideolojik tercihler, artan iş cinayetlerinin sanıklarıdır.

Yani emeğiyle geçinmeye çalışan madencinin fıtratında ölüm yoktur. Denetimsiz, ruhsatı rüşvetle düzenlenmiş, yolsuzluk ve hırsızlık işçi canı üzerinden artı bir ranta dönüşmüş bir iş biriminde yanarak ölen, göçük altında kalan, inşaattan düşen, iş makinasının altında kalan, tarım alanında ilkel koşullarda canından olan her işçi için ölüm, kader değildir, “cennet” yolu için bu koşullar sınama yaşamı değildir. Emekçinin yaşam hakkı, sermaye sahipleri ve iktidarının niyetine, hukukuna teslim edilmeyecek kadar değerli, her ölen emekçinin hesabı “cennete” havale edilmeyecek kadar günün mücadele vesilesidir. Çünkü iş cinayetleri, kapitalist sermaye ve iktidarının, daha fazla kâr, daha sınırsız yayılma, daha kuralsız sömürme amacıyla işleyen iktisadi bir yapının sonuçlarıdır. Bilinçlidir, kasıtlıdır, sınıfsal bir tercihtir. Bunun karşısında işçi sınıfı ve emekçileri, burjuvaziyi “vicdana” davet eden, burjuvazinin “hukuku” kapsamına öfkelerini hapseden, sorunu yaratanlardan “çözüm” dilenen tarza mahkûm eden “muhalefet” çizgisi, proletaryanın sınıfsal tutumu değildir. Unutulmamalı ki, işçi sınıfı kendi sınıf bilincini, kendi örgütlülüklerinde burjuvaziye karşı keskin olarak ortaya koymadığı sürece, bu ara burjuva çizgilerin denetiminde esaret zincirlerine mahkûm olur.

Kapitalist sermaye sınıfı, sermaye kurumları ve iktidarı ile örgütlüdür, baştan aşağı militarize bir güç olarak organizedir. İnsan ve doğa yıkımı üzerinden yol alan her politik-iktisadi sürecini, şiddetle tahkim edilmiş, otoriter bir güç olarak hukuku tayin edilmiş örgütlü mekanizmaları ile yapmaktadır. Aynı biçimde, işçi sınıfı örgütlülüğü olarak tarih sahnesine çıkmış sendikaları satın alarak, işçi sınıfına karşı kullandığı bir güç haline getirmekte, siyasal-iktisadi-ideolojik kuşatmasının kapsamını genişleterek, işçi sınıfını karşı stratejik saldırı konseptini genişletmektedir.

Bugün Türkiye-Kuzey Kürdistan’da, işçi kırımının, doğa yıkımının bu kadar büyük olmasının temel nedeni, özel olarak işçi sınıfının, genel olarak toplumun örgütsüz olmasıdır. Kendi sınıf bilincinde ayağa doğrulamayan işçi ve emekçiler, burjuva ve türevi sınıf güçlerine yedeklenirler. Özellikle AKP iktidarı süreciyle, emperyalist ve yerli işbirlikçi komprador tekelci sermayenin şirketi gibi çalışan devletin, asgari burjuva kuralları dahi yok sayan faşist niteliği, toplumsal örgütlülükleri stratejik bir plan dâhilinde dağıtmakta, devrimci ve sosyalist güçlerin sınıfla buluşmaması için sistemli bir politika geliştirmektedir. Mevcut durumda işçi sınıfının küçük bir oranı bazı sektörlerde örgütlü iken, bu örgütlü pozisyonda, esasta işçi sınıfının başında burjuvazinin “savaş” örgütleri olarak vazife alan sarı sendikaların denetimindedir.

Çarpıcı bir örnek olarak TÜRK-İŞ bu durumun en açık aynasıdır. İşçi sınıfının ekonomik-demokratik hak arama taleplerinde, sınıf adına oynaması gereken role tamamıyla yabancılaşmış, faşist iktidar kurumu gibi işlemektedir. Yozlaşmış, işçi sınıfının başına çöreklenmiş bu güçler, burjuva sınıfın temsilcileridir. Mevcut sendikaların bazı iş kolları şubelerinde, devrimci-proleter bir damar olsa da bu sarı sendikaların etki gücünü kıracak düzeyde değildir. Yani işçi sınıfının örgütsüz oluşu, mevcut durumda üç ana başlıkta özetlenebilir. Birincisi, AKP-MHP iktidar güruhunun, örgütsüz toplum yaratma stratejisinin bir ayağı olarak, işçi sınıfının örgütlenmesinde fiili engeller çıkarması, yasaklar zinciriyle sendikalaşmasını engellemesidir. İkincisi, faşist iktidarın bu yönelimine paralel olarak, düzen sendikacılığının yaygınlaştırılması ve işçi sınıfı potansiyelinin bu sendikaların denetiminde olması… Üçüncü olarak, devrimci-sosyalist sendikal anlayışların- güçlerin, işçi sınıfıyla sistemli bağlar kuramaması ve bu devrimci anlayışların lokal düzeydeki sınıf örgütlülükleriyle sınırlı olması. Bu üç ana başlıkta, kuşkusuz, işçi sınıfının örgütsüz oluşunun temel sorumlusu, devrimci-sosyalist güçlerdir. Çünkü bu ablukayı kıracak olan, devrimcilerdir, sosyalistlerdir. Ki bunu kırmak için, sınıf içinde dinamik bir süreç yaşandığı gibi, sermaye güçleriyle birleşmiş sendikal çizgilerin teşhiri konusunda da yeterince somut pratik tutum mevcuttur.

Son örnek olarak, Erzincan İliç ilçesinde yaşanan işçi ve doğa kıyımında Türkiye Maden İş yönetiminin açık tavrı, işçi sınıfı ve ezilen emekçilere nasıl yabancılaştığını deklere etmektedir. T. Maden İş yönetimi, çeşitli kurumların İliç konusunda geçmişte yaptığı uyarıları hatırlatarak (ki bu hatırlatma sınıf uzlaşmacı-sermaye sendikacılığı çizgisini gizlemek içindir) sebep “sermayenin kâr hırsı” dedi ama bu anlayış 2022 yılında yapılan risk uyarılarına karşı Anagold’un yanında yer alarak “İşveren için üzerimize ne düşüyorsa yapmaya hazırız” demişti. Yaşanan iş cinayetlerinde, sistemin iktisadi niteliğini sorgulamaktan özenle uzak duran sermaye sendikacılığı, bugün işçi cesetleri üzerinde timsah gözyaşları dökerken, dün söylediklerinin toplumun hafızasında yer edindiğini unutmaktadır. İliç işçi ve doğa cinayeti üzerine “T. Maden-İş facianın yaşanmasındaki temel sebebin yine kâr hırsı olduğunu, iş sağlığı güvenliği uygulamalarının yetersizliğini ve insan hayatının ne kadar ucuzlaştırıldığını tespit etmiştir. Yaşanan bu maden faciasına kaza denmesi, ulaşmaya çalıştığımız 9 işçiye karşı yapılan büyük bir ayıp, hakaret ve iftira olacaktır. Çünkü bu bir kaza değil tamamen ihmalkârlık ve vurdumduymazlıktır. Bu zafiyet ve bu ihmalkârlık, işini düzgün yapan diğer işletmeleri ve yönetimleri de zan altında bırakmaktadır” açıklaması yapan T. Maden İş yönetimi, sorunu “ihmalkârlık” la açıklayarak neo-liberal iktisadi düzeni aklamakta, akabinde ikiyüzlü bir tutum ortaya koymaktadır.

2022’de “Anagold için her şeyi yapmaya hazırız” diye tutum alan T. Maden İş, o tarihlerde işçilere şu çağrıyı yapıyordu, “Değerli üyelerimiz; bizler ekmeğimizin derdinde, işimizin başında ve işverenimizin yanındayız. Değerli işverenimiz; şu an içinde bulunduğumuz olağan dışı gelişmelerin, iş yerimize karşı yapılmak istenen karalama çalışması ve çirkin bir kumpas olduğunun farkındayız. Sendikamız olarak işverenliğinizin kurulduğu ilk günden itibaren işçi sağlığı ve güvenliğine, çevreye, kısacası insana ve doğaya verdiği önem ve hassasiyete sonuna kadar kefil ve şahidiz. Bu süreçte üzerimize ne düşüyorsa yapmaya hazırız. Genel merkez ve şube olarak tüm üyelerimizle birlikte işverenimizin yanında olduğumuzu bildirir saygılar sunarız.”

Aynı tutum, Bergama köylülerinin doğa katliamı olan siyanürlü altın faaliyetinde bulunan uluslararası emperyalist tekel Eurogold (Normdany) şirketine karşı verdikleri meşru mücadeleye karşı ortaya çıkmıştı. “Bergama Ovacık Altın Madeni üretimini sürdürmek zorundadır. Çevre ve insan sağlığına zarar verecek olursa buna ilk sendikamız karşı çıkacaktır. İster istemez belirli çıkar gruplarının çevre ve insan sağlığı ile ilgili duyguları istismar ettiği şüphesi artıyor. Eğer, Bergama altın madeni mevcut durumda, işlevlerini yerine getiriyorsa, biz sendika olarak üyelerimizin, halkımızın çıkarları için, bu işletmenin devamını istiyoruz.” Maden iş Soma Şube Başkan Yardımcısı Mehmet Saç’ın ilgili tarihlerde, Eurogold faaliyetlerinin durdurulmaması için düzenlendiği mitingde, yaptığı konuşmasından bir kesit.

Eurogold’un kapatılmaması için mitingler düzenleyen Maden-iş, aynı dönemlerde, maden işletmelerindeki ilkel çalışma koşullarına karşı işçi sınıfının üretimden gelen gücünü örgütlememiş, kötü çalışma koşulları, yaşanan işçi kıyımları karşısında üç maymunu oynamıştır. Ve tamda bu tarihsel kesitlerde yaşanan 2014 Soma cinayeti ve katledilen 301 madencinin kanı, sermaye iktidarı kadar Maden-İş sendikasının suçlarındandır.

Bu çarpıcı örneği, Türkiye-Kuzey Kürdistan’da hâkim olan sermaye sınıfı sendikacılığının icraatlarını teşhir etmek için ifade ettik. Ama sınıf hareketi açısından, bu gerici çizgiyi teşhir etmekle sınırlı kalmak, proletaryanın sınıf tutumunun bütünlüğünü ortaya koymaz. Bütünlüklü tutum, sermaye düzenine karşı verilen mücadele kapsamında, sınıf işbirlikçi sendikal anlayışı kırmaktır. Ki, sınıf işbirlikçi sendikaların hâkimiyetine karşın, işçi sınıfının mücadelesi önemli bir dinamik ortaya koymaktadır. AKP-MHP faşist iktidarının ekonomik-demokratik saldırılarına karşı fabrikalarda, sokaklarda boy gösteren işçi direnişleri, saflardaki dinamik damarı ortaya koymaktadır. Konya-Seydişehir Eti Alüminyum, Mersin ve Düzce Erciyaş Çelik Boru, İstanbul Büyükşehir ve Akar grubu, Yalova ve Tuzla tersaneler bölgesi, Antep tekstil ve halı dokuma, Urfa Özak tekstil, İzmir Agrobay Seracılık, Sakarya Hendek Burda Bebek Fabrikası, Çanakkale Çan’da Kömür işletmesi işçileri başta olmak üzere, birçok bölgede işçiler, kötü çalıştırma koşulları, düşük ücret ve örgütsüzlük dayatmasına karşı zamana meydan okuyarak direnmektedirler. 2024 yılında birçok iş sektöründe başlayan bu direnişler, tek tek fabrikalardaki talepler ekseninde sürse de ortak olan bu talepler tüm işçi sınıfında uyanış yaratmaktadır. Temel sorun, bu direnişleri, özelden genele birleştirilecek talepler ekseninde, işçi sınıfının genel mücadelende birleştirmektir.

İşçi sınıfı ve ezilenlerin emek havzası, kendiliğinden ve lokal taleplerle, güçlü bir dinamik ortaya koymaktadır. Emek sermaye çelişkisi derinleştikçe, bu dinamik daha güçlü ortaya çıkmakta ve sınıf, öncülerini davaya önderliğe davet etmektedir. Son yerel seçimlerde ezilen yığınların iktidara gösterdiği tutum, bunun bir ifadesidir. Dini, etnik, ulusal, kültürel çelişkileri kaşıyarak yığınlarda kutuplaşma yaratmaya çalışan iktidar, en güçlü olduğu kalelerde bile gerilemiş, bu kirli siyaseti tutmamıştır. Bu sonuçta, kitlelerin emek-sermaye denkleminde aldığı tutumun önemli bir payı vardır. Ama yığınlar örgütsüz olduğu için, bu tavrını, başka bir burjuva-faşist kulvara geçerek ortaya koyabilmiştir. Sosyalistlerin, devrimcilerin, komünistlerin bu durumu iyi analiz edip, pratik cevap olma ekseninde sentezlemeleri, önemli bir politik görev sahasıdır.

Kitlelerle buluşmak için, kapitalizmin kapsamlı yıkımları, her zamandan çok devrimci politikaya alan açmaktadır. İnsana ve doğaya zarar vermeden yol alamayan kapitalizm, iç yapısal krizleriyle, toplumda yarattığı öfkeyle, çürümüşlüğünü bağırıyor. Türkiye-Kuzey Kürdistan, işçi kırımı ve ekolojik tahribatla, kapitalizmin çağımızdaki vahşi manzaralarını teşhis ediyor. Aynı kesitte, gelişen işçi direnişleri, derin toplumsal hoşnutsuzluğun, biriken öfkenin kıvılcımlarıdır. Bu kıvılcımı devrimci bir yangına çevirmek, proleter öncünün siyasal perspektifidir…

Bu yazı ilk olarak Halkın Günlüğü Gazetesi‘nde yayımlanmıştır.



Mayıs 2024
PSÇPCCP
 12345
6789101112
13141516171819
20212223242526
2728293031 

Daha Fazla Editörün Seçtikleri Haberler