
Hakikat çelişmedir. Hakikatin çelişmelere dayanması şeyler arasındaki farklara dayanır. Şeyler arasındaki farkların uzlaşmaz hâle gelmesine karşıtlık denir. Diğer bütün çelişmeleri ardından sürükleyen birincil/başat çelişme ise baş çelişmedir. Baş çelişme, karşıtlığa dönüşmüş temel çelişmeyi değiştirmez ancak temel çelişmenin ele alınmasında yön verici niteliğe sahip, çelişmenin özel bir biçimidir.
Sınıflar mücadelesi toplumsallaşma pratiğinin esasıdır. Sınıflar mücadelesi; gerek egemen sınıflar içindeki farklı eğilimlerin mücadelesi gerekse de egemen sınıflar ile ezilen sınıflar arasındaki mücadeleler olarak karşımıza çıkar.
Kapitalizmin dünyalılaşmasıyla birlikte sınıflar mücadelesinin temel çelişkisi burjuvaziyle işçi sınıfı arasındaki çelişkidir. Kapitalist ilişkileri ve kapitalist özel mülkiyeti tasfiye edecek sınıf, kapitalistleşmenin sonucu olarak ortaya çıkan işçi sınıfıdır.
Kapitalizmin yirminci yüzyılın başında tekelci aşamaya geçmesiyle birlikte, kapitalizmin temel çelişmesi değişmedi ancak Batı’da yükselen emperyalist burjuvazi, dünya genelinde kurduğu sömürü mekanizması sayesinde Batılı işçi sınıfına emperyalist sömürüden “pay” verdi. Bu durum İngiltere’de, Kıta Avrupa’sında ve Kuzey Amerika’da burjuvazi ile işçi sınıfı arasındaki karşıtlığın silikleşmesine neden oldu. Çünkü Batı emperyalist burjuvazisi “içeride” yaşadığı krizi kapitalizmin henüz gelişmediği sömürge ve yarı sömürge coğrafyalara taşıdı.
Krizin dünyanın ezilen coğrafyalarına taşınması uluslararası kapitalizmin temel çelişmesini değiştirmese de, karşıtlığın ve çelişmelerin daha karmaşık bir hâle bürünmesine yol açtı.
Bu karmaşık durumun en önemli başlıklarından biri de ulusal sorundu. Emperyalistleşen Batı burjuvazisi dünya pazarında egemenlik yarışını sürdürürken, sömürülen dünyadaki ulusal baskı siyasetini daha da arttırdı. 1917 Ekim Devrimi Avrupa’nın en geri ülkesinde emperyalist zinciri kırarak emekçi iktidarını kurdu.
Ekim Devrimi’nin en ayırt edici yanı ise Çarlık Rusya’sının ulusal baskı zincirini de kırmasıydı. Devrim, ulusal meseleyi ulusal eşitlik temelinde çözen ve Çarlık dışında yaşayan ezilen uluslara da ilham olan bir iradeyi temsil etti.
Emperyalist baskı ve sömürü ile ezilen dünya arasındaki çelişme baş çelişme hâline geldi. Batı’da silikleşen temel çelişkinin belirginleşmesi de, emperyalizmin zayıf halkalarındaki-ezilen dünyadaki- zincirin kırılmasına bağlıydı.
Sosyalist iktidarlar; Ekim Devrimi’nden Çin Sosyalist Devrimi’ne ve sonrasına uzanan bütün süreçlerde, özellikle Vietnam Ulusal Kurtuluş Savaşı’na dek, ulusal meselelerin eşitlik temelinde çözülmesinde ve emperyalist işgallere karşı mücadelelerde, büyük ölçüde olumlu bir rol oynadılar. Sosyalist iktidarların etkin olduğu ve ağırlığını hissettirdiği bir dünyada ulusal mesele de devrimci bir siyasal hatta çözüme kavuşma olanağı buldu.
Bu arada şu hakikati de teslim etmek gerekiyor. Siyasal pratik içinde sosyalizmin her türlü ulusal meseleyi sorunsuz çözdüğü iddiasında değiliz. Ancak genel bir yönelim olarak, ulusal hareketler emperyalizme ve ulusal baskıya karşı mücadelelerinde sosyalist iktidarlardan güç alan, emperyalist zinciri kırma noktasında, bugünle kıyaslandığında belirgin bir biçimde emperyalizmle uzlaşmaya uzak bir siyasal eğilim içindeydiler.
Filistin meselesi de bu genel eğilimden muaf değildir. Hatta Filistin meselesini tam da bu tarihsel arka plan eşliğinde konuşmak, hakikati ele alırken boşluk bırakmamanın da güvencesidir.
Filistin meselesi, ikinci emperyalist savaş sonrası “Yahudi sorununun” Batılı emperyalist burjuvazi eliyle Orta Doğu’ya taşınmasıdır. Bu meseleye karşı sosyalist mücadelenin etkin olduğu bir dünyada, özellikle 1970’li yıllarda, İsrail işgalciliğine karşı yürütülen ulusal savaşta kızıl rengin belirginliği şüphesiz bir gerçekti.
Bu gerçeklik sosyalizmin yenilgisi ve emperyalist dünyanın Müslüman coğrafyayı anti-komünist kuşatmasından sonra değişti. Dünün mevcut gerçekliği siyasal özneler açısından bugün zıddına dönüştü. Siyasal özneler açısından durum değişse de, İsrail işgali gerçeği değişmediği gibi, yeni emperyalist paylaşım aşamasında daha da karmaşıklaşan ve kurumsallaşan bir zemine oturdu.
***
Sosyalizmin son yarım asırlık yenilgisi dünya solunda olduğu kadar Türkiye solunda da önemli ideolojik sapmaların oluşmasına yol açtı.
12 Eylül faşist darbesi ve 2000’deki cezaevi katliamları devrimci hareketin yalnızca fiziksel tasfiyesine yol açmadı. Bu tarihsel kırılmalar aynı zamanda ideolojik tasfiyenin de önünü açan olumsuz bir süreç yaşanmasına neden oldu.
Komünistlerin ulusal meseleye ve emperyalist savaşa yaklaşımı da yaşanan ideolojik tasfiye süreçlerinden nasibini aldı. Kitlelerle bağı zayıflayan devrimci hareketler, dünyada komünist bir merkezin olmamasının da yarattığı “kıblesizlikle” sağa ve “sola” savrulan siyasal çizgilere yöneldiler.
Bu savrulmaları Filistin özelinde ele almadan önce, meselenin anlaşılmasını kolaylaştırması açısından başka örneklere de yer vermekte fayda olduğunu düşünüyoruz.
Yakın bir geçmişte olan Rusya emperyalizminin Ukrayna’yı ilhak etmesi çarpıcı bir önektir. Öncelikle NATO’nun Ukrayna’da faşist Zelenski hükümetini destekleyip, Rusya’ya karşı kışkırtması da Rusya’nın Ukrayna’yı ilhak etmesi de emperyalist savaş emaresidir. Bu savaş NATO ile Rusya emperyalizminin savaşıdır. Tehdit kapasitesi ve saldırganlık eğilimi açısından hâlâ ABD’nin başının çektiği emperyalist blok baş emperyalist bloktur. Ancak Rusya emperyalizmi de yeni ve gelişen emperyalisttir. Komünistlerin görevi baş emperyalistin saldırganlığını esas alıp, karşıdaki yeni emperyalist blokun önemli öznelerinden olan Rusya’ya yedeklenmek değildir. Komünistler için esas olan bağımsız sınıf/komünist siyasetinin korunmasıdır. Ukrayna hem NATO güdümünden hem de Rusya ilhakından kurtulmalıdır. Rusyalı ve Ukraynalı emekçilerin çıkarına olan; emperyalist savaşta taraf olmak değil, her türlü emperyalist tehdide karşı mücadele etmektir.
Benzer durum Filistin için de geçerlidir. Filistin meselesinde burjuva-“laik” bir okuma ile ilerici ve gerici tanımı yapmak, bu okuma üzerinden de Hamas düşmanlığını körüklemek, en nihayetinde dolaylı bir İsrail olumlaması yapmak, düzen içi ve gerici bir tutumdur. Türkiye solunun CHP etkisi altındaki kesimlerinde ve demokratik siyasette bu gerici yaklaşımın izleri vardır. Hatta bu çizgi uluslar arası konumlanma açısından baş emperyalizmi ve işgali dolaylı olumlamasından ötürü karşı devrimci bir niteliğe de sahiptir. Bu nedenle Filistin meselesindeki hatalı yaklaşımların en tehlikelisidir.
Hamas, Filistin iç siyaseti açısından gerici bir burjuva partisidir. Anti-komünist “yeşil kuşak” tedrisatının ürünüdür, kadın düşmanıdır, uzlaşmacıdır. Ancak İsrail işgaline karşı mücadelesi ileri ve demokratik niteliktedir. Bu konuda esas olan İsrail işgalinin gayri meşruluğudur. Batılı emperyalist bloğun hamiliğinde Filistin’i işgal eden İsrail haksızdır. İsrail işgaline direnen bütün Filistinli siyasal güçler haklı ve meşrudur. Çünkü Filistin’deki baş çelişme İsrail işgali ile işgale karşı direnen güçler arasındadır.
Bir başka yanlış çizgi ise Hamasçılıktır, Hamas’ın İsrail tarafından öldürülen liderini “şehit” olarak kabul etmektir. Öznelerinin ideolojik-sınıfsal pozisyonu yadsınarak ele alınan bir ulusal hareket değerlendirmesi, komünistleri burjuvazinin kuyruğuna takar. Komünistler Filistin’in işgaline karşı direnen bütün işgal karşıtı güçleri meşru görürken, bu güçlerin ideolojik-sınıfsal aidiyetlerini göz ardı edemezler. Bu tutum esasen bağımsız komünist hattın hiçleşmesine, ideolojik tasfiyeye yol açar. Hamas’ın işgal koşulları altındaki çift karakterli ideolojik rolü gözden kaçırılmamalıdır. Hamas ideolojik-sınıfsal aidiyetleri gereği İsrail işgaline karşı göreli ileri, Filistin iç siyasetinde ise gerici bir pozisyondadır.
Bugün pek görünür olmasa da, Filistin meselesinde bir başka yanlış çizgi de, Filistin direnişine yönelik yeni emperyalist bloğun olumlanmasıdır. Bu yanlış ve tasfiyeci çizgi özetle; Batı emperyalist bloğuna ve İsrail işgaline karşı Çin sosyal-emperyalizminin başını çektiği yeni emperyalist bloğu hoş görerek, ABD emperyalizmine karşı Çin’i destekliyor.
Bugün Filistin meselesinin güncel anlamı, yeni emperyalist savaşın düello alanlarından da birine dönüşüyor olmasıdır.
Çin “sosyalist” kamuflajlı emperyalist bir devlettir.
Çin hammadde ve enerji tedarikini karşılamak için hem Afrika, Latin Amerika ve Orta Doğu’ya hem de Avrupa ve Avustralya’ya büyük yatırımlar yaptı. Keza Çin, 2017 yılında ABD’yi geride bırakarak en büyük ham petrol ihracatçısı konumuna yükseldi.
1990 yılından beri yayınlanan ve elde edilen gelirlere göre dünyanın en büyük 500 şirketinin listelendiği Fortune 500’ün verilerine göre, listeye giren Çinli şirket sayısı ABD’li şirket sayısını geçtiğimiz üç senede geride bıraktı.
Çin’in Orta Doğu yatırımları her geçen gün artıyor, Çin devleti geçen mayıs ayında ise Orta Doğu’ya altı savaş gemisi konuşlandırdı.
Özetle, güncel açıdan Filistin meselesi aynı zamanda ABD emperyalizmi ile Çin sosyal-emperyalizmi yarışı açısından bir muhabere alanı olma niteliği de taşıyor.
Filistin meselesi üzerinden Çin’in olumlanmasının sinsi ve tehlikeli boyutu ise Çin devleti tarafından beslenen bazı “sol” çevrelerin, Çin sosyal-emperyalizmini “sosyalist” olarak pazarlamasıdır.
Bu açıdan da bağımsız komünist hatta ısrar etmek ve emperyalistler arası paylaşım kavgasına değil emperyalist savaşa/işgale karşı taraf olmak, komünist siyaset açısından asli ideolojik ilkedir.
Ele alacağımız son yanlış çizgi ise İsrail işgaline karşı Filistin ulusal davasını haklı görüp, Kürdistan’daki işgale karşı sessiz kalan çizgidir. Filistin ulusunun işgale karşı tutumu ne kadar haklı ise, Kürt ulusunun da işgale ve ilhaka karşı ulusal eşitlik mücadelesi o denli haklıdır. Filistin ulusal davasının yanında tavır almaktan çekinmeyenler, Kürt meselesinde dolaylı olarak Türk burjuva devletinin yanında konumlanıyorlar. Bu çizgi sosyal-şovenist çizgidir ve ideolojik tasfiyeciliğin de en katmerli biçimidir.
Komünistler; Kürt ulusal sorununa üşüşen emperyalistlerden de uzlaşmacı ulusal dinamikten de bağımsız bir komünist hatta ve uzlaşmaz bir devrimci çizgide ısrar etmelidir.
Son tahlilde; emperyalist işgalleri koşulsuz bir biçimde haksız görmekle, emperyalist işgallere ve ilhaklara karşı direnen siyasal güçleri haklı görmekle işgale karşı direnen burjuva siyasal öznelere yedeklenmek birbirine karşıt iki çizgiyi temsil etmektedir.
Her türlü emperyalist işgal ve ulusal baskı gayri meşrudur. İşgale karşı direnen bütün siyasetler haklıdır.
Baş emperyalist bloğa karşı çıkarken yeni gelişen emperyalist bloğu olumlamak komünist hattan, işçi sınıfının devrimci çizgisinden ideolojik sapmadır, tasfiyeciliktir.
İşgale karşı mücadele eden uzlaşmacı-burjuva özneleri koşulsuz sahiplenerek, bağımsız komünist hattın yadsınması da ideolojik sapmadır, tasfiyeciliktir.
Hem emperyalistler arasındaki hem de emperyalist işgale karşı mücadele edenler arasındaki çelişmeleri doğru tahlil ve tasnif etmek, emperyalist kapitalizme karşı komünist seçeneğin güçlenmesi açısından yaşamsaldır.
Bir yandan emperyalist işgale karşı en geniş birleşik cepheyi savunacağız, diğer yandan da anti-emperyalizmin en tutarlı formu olan komünist siyasetin bağımsız hattını inşa edeceğiz. Emperyalist işgale ve ulusal soruna karşı güncel komünist görev budur.

