Bizimle iletişime geçin

Makale

Haydar Beltan yazdı | Seni Sürekli Övene Değil, Haklı Olarak Eleştirene Güven! Haksız Eleştirene de Yardımcı Ol ve Onu İyi Bir Eleştiriyle Ödüllendir!

Veli’nin yazısında, eleştiri adına elle tutulur bir şey göremedim. Bu kadar iddialı bu kadar keskin söylemler sonunda, yazdıklarımı çürütebilecek bir belge veya bilgi sunamamıştır. Kitabımla ilgili yapmış olduğu değerlendirmede üslubu kaba, eleştirileri ise asılsızdır. Onu bütün bunlara iten şey ise kendisini her şeyin üzerinde gören bir anlayışa sahip olmasıdır.

Değerli “Gazete Patika” okurları.

Ben, “eleştirinin iyisi de kötüsü de iyidir” diye düşünenlerdenim. Eğer, eleştirinin iyisinden de kötüsünden de gerekli dersleri çıkarabilirsen, bu seni güçlendirebilir. Eleştiri, seni sürekli ve gereksiz yere övmüyor ve pohpohlamıyorsa, iyidir. Her iyi eleştiri, haklıdır anlamına da gelmiyor tabi. Eleştiri iyi olabilir ama üslubu, yöntemi, dili kötü ise, insanı geliştirip değiştirmesinde olumlu bir rol oynamaz.

Her eleştiriye anında cevap verip, polemik yapmayı da sevmiyorum. Ancak, Ozan Veli’nin “Ve Suyu Ateşe Verdiler” adlı kitabıma yapmış olduğu eleştirisi, önemli ölçüde tarihsel bilgi eksikliği ve yanlışlığı taşıdığından dolayı, cevap verip bazı konulara açıklık getirmek istedim.

Burada eleştirinin asıl amacı, eserin ya da eserin yazarının doğrularını ve yanlışlarını ortaya koymak olmalıydı. Eğer bir şey eleştirilecekse, yanlış ve doğruların örneklerle somutlaştırarak gösterilmesi gerekirdi. Veli’nin eleştirileri, kitabımın olumlu ve olumsuz yanlarını eleştirme yerine, tamamen kökten ret etme anlayışına dayanıyor. Dolayısıyla kendisini işin merkezine koyuyor, tek bilenin de kendisi olduğunu düşünüyor.

Veli’nin yazısında, eleştiri adına elle tutulur bir şey göremedim. Bu kadar iddialı bu kadar keskin söylemler sonunda, yazdıklarımı çürütebilecek bir belge veya bilgi sunamamıştır. Kitabımla ilgili yapmış olduğu değerlendirmede üslubu kaba, eleştirileri ise asılsızdır. Onu bütün bunlara iten şey ise kendisini her şeyin üzerinde gören bir anlayışa sahip olmasıdır.

Kitabımda, Veli’nin eleştirip inkâr ettiği şeylerin tamamı yanlış bilgilere sahip olmasından kaynaklanmaktadır. Veli, aslında Hesê Gêwe’yi tanımıyor. Besa Şiaê’yi hiç bilmiyor. Cıvrail Ağa ile Cıvê Khêji aynılaştıracak kadar, bilgiden yoksundur. Sey Rıza’yı bile Aşağı Abasanlı yaparak, ne kadar bihaber olduğunu, Sey Rıza’nın, hiçbir zaman Elazığ’a gidip Abdullah Alpdoğan ile görüşmediğini iddia edecek kadar bilgisiz olduğunu açığa vurmuştur.

Kitabımı eleştirirken, elle tutulur hiçbir kanıt sunamamıştır. Kendisini avantajlı ve çok bilen biri olarak lanse etmiş olmasına rağmen, bu konularda hiçbir araştırmasının ve bilgisinin olmadığını ve sıradan bir Kalan Aşireti üyesinin yaklaşımını aşamayan bir bilgiye sahip olduğunu ortaya koymuştur. 

Veli, edebiyatta güçlü olduğunu iddia edebilir. Buna bir şey diyecek değilim. Kaldı ki edebiyatta güçlü olmak, tarihi de siyaseti de iyi bilirim anlamına gelmiyor. Alanımız biraz tarihçiliktir, daha çok da yerel tarihçiliktir, biraz akademiktir, biraz da sosyolojidir. Bu tamamen başka bir şeydir. Ozan Veli’nin yazarlığı konusunda bir şey diyemem ama gerçeklerle ilişkisinin son derece problemli olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.

Roman yazarken temellendirmeye, belgeler sunmaya ihtiyacımız olmayabilir. Heyecanı yükselterek, betimlemeler yaparak, kişinin iç dünyasına dalarak, onu yeniden biçimlendirebilir, okuyucuyu eserin içine çekebiliriz. Ama tarih yazmak başka bir şeydir. Tarih üzerine konuştuğumuzda veya yazdığımızda, kaynak gösterip ispatlamamız gerekiyor. Sözlü tarih çalışması yaptığımızda bile, anlatımların, başka anlatımlarla veya yazılı belgelerle karşılaştırarak, doğru olup olmadığını ortaya koymalıyız. Dolayısıyla, sözlü tarih çalışması yaparken de anlatılanı, belgelerle güçlendirmek son derece önemlidir. Bu belgenin, illa ki yazılı bir belge olması gerekmiyor. En azından sözlü tarihin bir başka anlatımıyla desteklenmesi gerekiyor. Sözlü tarih te bir belgedir ama sözlü çalışmaların da en azından değişik açılardan kanıtlanabilir olması gerekiyor. Yoksa biri bir aşireti över, bir diğeri de tıpkı Veli’nin yaptığı gibi o aşireti kökten “işbirlikçi” ilan eder.

Bu alan çok önemli bir alandır. Devletin ısrarla çoğu belgeleri gizlediği bilinmektedir. Yine de açığa çıkmış yazılı belgelere ilaveten, belleğe dayalı sözlü anlatıların son derece önemli bir yeri vardır.

Dolayısıyla, bizim bu konuyu doğru ele almamız gerekiyor. Sözlü tarih çalışmalarının da rafine edilmesine ihtiyacı vardır. Buna rağmen, benim söylediğim veya onun söylediği mutlak doğrudur, senin söylediklerin de mutlak yanlıştır diyemeyiz. Doğru bildiğimiz bazı bilgiler, yapılacak yeni araştırmalar neticesinde elde edilecek yeni bilgilerle, pekâlâ çürütülebilir.

Henüz yazılmamış, henüz açığa çıkarılmamış bir Kalan Bölgesi olduğu doğrudur. Tabi ki bu bölgeyi ele almak ve yazmak gerekli. Mesela bir arkadaş Kalan Bölgesi ile ilgili yapmış olduğu bir çalışmasında, bir Sözlü Tarih anlatıcısının şöyle dediğini anlatmıştı, “Bizde yağmur yağıyordu, Kalan Bölgesi’nde, o yasak mıntıkada, gökten ateş yağıyordu.” Demenan, Haydaran Bölgesi yazıldı ama Kalan Bölgesi henüz yazılmadı, bu doğru. Bu bölge yazılmadı diye onun karşısında reaksiyonel bir tepki göstermeyi de doğru görmüyorum.

Her ne olursa olsun, biz kendi duruşumuzu, kendi yaklaşımımızı bozmadan yolumuza devam edersek, gelen yanlış eleştiriler de bir yere çarparak, sahibine geri döner. Sonunda her şey yerli yerine oturur ve öyle de yürür. Ben meseleye böyle bakıyorum.

Tabi, yazıda bana yapılmış özel bir hakaret göremedim. Kendi çapında, kendi bilgi birikimi ölçüsünde eleştirmiş beni, buna diyeceğim yok, bu da onun hakkıdır. Biraz bilgiçlik taslamış olabilir. Yöntemi pek hoşuma gitmedi diyebilirim. Ben de kimseye hakaret etmeden, kimseyi küçümsemeden, her şeyi ben biliyorum, yazdıklarım hepsi mutlak doğrudur da demeden, cevap hakkımı kullanmak istiyorum.

Veli, üç bin beş yüz sayfa Kırmançki Roman çalışması yaptığını, yedi yıl boyunca Dersim’i dağ bayır gezdiğini, Kalan Aşiretler grubunun bir ferdi olarak, olayları birinci ağızdan dinlediğini, bundan dolayı da “diğer yazarlara ve araştırmacılara göre avantajlı olduğunu” söylüyor.

Ancak aşağıda yazacaklarımı okuduktan sonra, avantajlı biri olmadığı fazlasıyla görülecektir. Belki Kalan Aşiretler Grubu’nun yaşadığı olaylar konusunda avantajlı olduğu söylenebilir ama diğer konularda pek avantajlı sayılmaz. Mesela, Besa Şiaê’yi, Hesê Gêwe’nin eşi yapan, Cebrail Ağa ile Cıvê Khêji aynı kişiler olarak gören, Yusufanları aşiret olarak işbirlikçi yapan, Mağarada tek bir silah dahi yoktu diyen, Laç’ta başka aşiretler yok diye iddia eden, Sey Rıza’nın Aşağı Abasan Aşiretine mensup olduğunu iddia ederek hiç Elâzığ’a gitmediğini ve Abdullah Alpdoğan ile hiçbir yerde görüşmediğini söyleyen birinin, benden avantajlı olduğu söylenemez.

Bir yandan benim her şeyi karıştırdığımı ve yanlış yazdığımı söyleyebiliyor, diğer yandan da aslında hiçbir bilgisinin olmadığını da ele veriyor. Bunları söyleyerek, aslında her şeyin kendisiyle başladığını iddia etmeye çalışıyor. Çok gezmek, bazen insana bir avantaj sağlamayabilir. Kalan Aşireti’ni iyi bilebilir, ki ondan da şüpheliyim. Bilmiş olsa, Yusufan Aşireti’ni, aşiret olarak işbirlikçi, Kalan Aşiretleri’ni de aşiret olarak pür u pak olarak gösteremez.

Veli, yedi yıl gezdiği Dersim dağlarında farklı konularla meşgul olurken, yurt dışında Dersim sorununu tartışan, dünyaya anlatan, tartıştıran, konuşturan, kamuoyu oluşturan onlarca Dersimli yazar ve aydın vardı. Dersim’in, dünya gündemine taşınmasında bu arkadaşların rolü inkâr edilemeyecek kadar büyüktür. Veli, bu arkadaşların topladığı bilgiler sayesinde o kadar sayfa Kırmançki roman yazabildi.

Veli, kendini sosyalist olarak görüyorsa, o zaman emeğe biraz saygı göstermesi gerekiyor. Yazıyı ele alış biçimi üzerine yeniden düşünmesini öneriyorum. Olayları ve gelişmeleri ele alış biçimi tamamen yanlış. Yazısında, Dersim Tertelesi’nde yaşananları, devletin soykırımcı mantığıyla değerlendirme kriterinden yoksun. Dolayısıyla, olayları anlatırken de devlet işin içinde yok, emeğe saygı yok, bilimsel bir yöntem yok. Bu yazıyı okuduğumda, kızmadım ama hayal kırıklığı yaşadım. Bari gidip edebiyatta yoğunlaşsın dedim. Kitabımı ve beni eleştirebilir, beğenmeyebilir ama yanlışlarımı ortaya koyarken, bir dayanağının olması gerekiyordu. Ben, Veli’nin yazısında, yazdıklarımı çürütebilecek, bana ve okuyucuya belgelere dayalı doğru bilgi sunacak hiç bir şey göremedim.

Bazı konulara açıklık getirmek istiyorum. Bunlar, en azından bir kesimin bildiği konulardır. Veli’nin bu konu hakkında bilgi sahibi olmamasını yadırgamıyorum. Sadece iddiacı ve çok bilgiçlik taslamasını yadırgıyorum.

Veli’nin, hakkımda yazdığı yazıyı bir bütün olarak değerlendirecek olursam, birincisi hem yazım dili olarak hem de içerik olarak darmadağınık bir yazı olmuş.

İkincisi de gelişi güzel her şeye itiraz ediyor ve her şeyi ben biliyorum diyor. İtiraz ediyor, eleştiriyor ama neye göre itiraz ediyor, neyi biliyor, neyi bilmiyor, yanıtı yok. Yazı, ikna edici, yol gösterici bir içerikten yoksun.

Kalan Aşireti ve bölgesine dair söylediği, Hacı Bektaş’ın, ta ne zamandan beri bölgede olduğunu, “Ser Çeşme” ünvanı verilip, “Pirlerin Piri” olarak ilan edilmesini yazması ve Secereyle ilgili iddialı tezlerini açıkçası bilmiyorum. Bunlar çok iddialı geldi bana. Neyi kanıtlayacaksın, nasıl yapacaksın, neresinden tutacaksın? Sorularına yanıt bulamadım. Kanıtları nelerdir, kaynağı nedir? Bunlar iddialı şeyler olup belgelerle ispat edilmesi gerekiyor.

Veli, Bava ile Rayverê Qop meselesini devletten koparıp sadece Hene’ye yani bir kadın meselesine indirgiyor. Doğru, Hene diye bir faktör var ama meseleyi sadece buna indirgemek doğru değildir. İşin içinde Hozat Kaymakamı var, İstihbarat Şefi var, Kırganlar var, Henê var, Rayverê Qop ile aşirete hakim olma kavgası var. Bunları görmeden meseleyi sadece Hene’ye indirgemek, devleti aklamaktır bir anlamda. Veli’nin yazısında devlet mantığı yok. Devletin planı, programı yok. O olmayınca da kaba ve içeriksiz bir yazı olarak karşımıza çıkıyor.

Yukarı Abasan ve Aşağı Abasan konusuna gelince. Veli yazısında, “Yaşlı bir Dersimliye sorsanız, onlar size en doğrusunu söylerler. Beltan; Qopoyu aşağı abasan, Seyit Rıza’yı da Yukarı Abasan reisi olarak vermiş. Halbuki; Aşağı Abasan Seyit Rıza’nın aşiretidir ve Sixhesen soyundandır” diye iddia ediyor.

Veli’nin bu iddiası doğru değildir ve tamamen bilgi eksikliğinden kaynaklanıyor.

Şöyle ki Şixhesenan Aşiretine bağlı olan Abasanlar üç kola ayrılırlar, Yukarı Abasanlar (Avasunê Cori), Aşağı Abasanlar (Avasunê Cêri), Kör Abasanlar (Avasunê Koru).

Sey Rıza ile Abisi yani Rayverê Qopo’nun babası Seyit Ağa, Yukarı Abasan Kolu’ndan olup, asıl olarak Ağdad ve çevresinde oturmaktadırlar.

Aşağı Abasanlar ise, Hozat’a doğru olan bölgede yaşamakta olup, eski Dersim Milletvekili olan ve ‘38’de öldürülen Mıçı Ağa (Mustafa Ağa) ailesine mensupturlar.

Kör Abasanlar Kalan Aşiretine mensup olup, Birman, Dewa Avasu ve Erzincan tarafında oturmaktadırlar.

Devamında, “Haydar her şeyi çorba yapmıştır… Cebrail Ağa ile Cıbe Heji aynı kişilerdir. Ve Cıbe Heji ailesiyle değil, yalnız olarak Elazığ’a teslim olmuştur… Cezaevinde yaşlılıktan ölmüştür” şeklinde yazmıştır.

Öncelikle Cibe Heji ismi yanlış olup, doğrusu Cıvê Khêji’dir. Bu pek önemli olmayabilir. Belki de bir yazım hatası ve telaffuz hatasıdır, kabul. Ama asıl iddiası şu, “Cebrail Ağa ile Cibe Heji aynı kişilerdir” diyor Veli.

Bu iddianın doğru olmadığını, yani Cebrail Ağa ile, Cıvê Khêji’n aynı kişiler olmadığı, Demenan Aşireti’nden herhangi birine sorulsa, rahatlıkla öğrenilebilir.

Cebrail Ağa (Cıvrail Ağaê Arekiyê), Demenan Aşireti’nin Arekiyê Köyü’nde oturmaktadır. Babasının adı Hüseyin (Wuşênê Xırancıke)’dir. Üç oğlu vardır: Hasan, Hüseyin ve Ali. Yaşlı ve aksakallıdır. Aşireti içinde Rayver-Tikme konumundadır. Aşiretin esas lideri Arekiyêli Cebrail Ağa’dır. Bundan dolayı, silahtan, kavgadan, yalan dolandan elini eteğini çekmiştir. Herkesin saygı duyduğu biridir. Oğlu Hüseyin Ağa (Wuşên Ağa), Laç Deresi kavgasında, Hesê Gêwe ile birlikte öldürülmüş, diğer oğlu Hasan da Elazığ’da idam edilmiştir.

Cebrail Ağa’nın kendisi de 10 Mayıs 1937 Halvori buluşmasına katılmş ve yaklaşık iki ay sonra, 13 Temmuz 1937 tarihinde, “Demenan Ariki (Arekiyê, Bn.) ve Karenko köylerinde bir kısım halkla Demenan Aşiret Reisi Cebrail’in karısı, iki oğlu ve gelinleri dahil olmak üzere silahsız olarak 9 erkek ve 36 kadın ve çocuk, sürüleriyle beraber bugün 25. Alaya teslim olmuşlardır.” (Serap Yeşiltuna, sy. 557)

Elazığ’da yargılanan Cebrail Ağa, idama mahkûm edilmiştir. Cebrail Ağa’nın oğlu Hasan Ağa (Hesenê Cıvraili) ise yedi Dersimli ile birlikte idam edilmiştir. Akrabalarının, Cebrail Ağa’nın idam edildiğini söylüyor olmalarına rağmen, idam edilenlerin arasında ismi bulunmamaktadır.

Demenanlı Cıvê Khêji (Çê Cıvrailê Kâzimi) ise, Gevrek (Gêwreke) Köyü’nde oturmaktadır. Demenanlar’ın Bolku ezbetine mensuptur. Demenan Aşireti’nin önemli silahşoru ve önde gelen kolbaşılarından biridir. Dolayısıyla aşiretinin askeri lideri konumundadır. Osmanlı Rus Savaşı’nda kendi aşiretinin Milis Komutanı olarak savaşa katılmış ve “İstiklal Madalyası’yla” ödüllendirilmiştir.

Elâzığ Encümeni İbiş Zeki, Cebrail Ağa ve Cıvê Khêji’nin teslim olmaları için çok uğraşır ve sonunda, onları ikna ederek teslim olmalarını sağlar. “16 Temmuz 1937 gün ve saat 18 raporunda” şöyle yazar: “Demenan ariki ve Gêvarek (Gêwreke, bn.) köylerinden altı erkek otuz kadın ve çocuk sürüleriyle beraber bugün 25. Alaya teslim olmuşlardır. (Serap Yeşiltuna, sf. 556)

Cıvê Khêji’nin oğlu Ahmet (Hemê Cıvê Khêji), Laç Mağarasını terk ettikten bir müddet sonra 1942 yılında öldürülmüş, diğer oğlu Kamer (Qemê Cıvê Khêji) ise aftan sonra 1947 yılında teslim olmuş ve 1996 yılında eceliyle ölmüştür.

Cıvê Khêji Elâzığ’da tutuklanır. Mahkeme sonucu idama mahkûm olur. Yaşının büyük olması ve İstiklal Madalyası’na sahip olmasından dolayı, cezası müebbet hapis cezasına çevrilir. Sonunda Bergama cezaevinde, affın çıktığı dönemde öldürülür.

Cebrail Ağa ile Cıvê Khêji’nin aynı kişiler olmadığı gayet açıktır. Her ikisinin de torunları hala hayattadır. Burada her şeyi birbirine karıştırıp çorba yapan, asıl olarak Veli’nin ta kendisidir ve konuya da oldukça yabancıdır.

İddia edilen bir başka konuya gelelim. Veli diyor ki “O sıra Hese Gewe nerededir? Beltan okumuşsa da anlamamış görünüyor. Ben anlatayım kısacası. Mağaranın karşısında yani derenin karşı tarafında tam da askerin karargâh kurduğu sırtların altında bir kaya oyuğu içine önceden hazırladığı mevzidedir. Yanında da eşi Besa Şaye ile Kholalardan biri vardır. Besa Şaye, Hese Gewe’nin eşidir. Silahşördür. ..Hese Gewe, askeri tek tek atışlarla dereye yuvarlamaktadırlar.”

Önce Veli’ye şunu söyleyerek cevap vermek isterim. Ben, Veli’nin dediği gibi okuyup anlamamazlık etmemişim. Asıl olarak okuduğunu anlamayan biri varsa, o da sanırım Veli’dir. Bu konuyu Veli gibi sadece okumadım, aksine onlarca insandan bizzat dinleyerek kayıt altına aldım. Ayrıca da yapılan onlarca röportajı da okudum, bunun da bilinmesini isterim. Aslında zamanımı böylesine basit ve asılsız eleştirilerle harcamak istemezdim ancak bu temelsiz iddialar karşısında, burada Gazete Patika okurlarına doğru bilgileri sunmak konusunda kendimi sorumlu hissettim.

Öncelikle şunun bilinmesini istiyorum. Kitabımda da yazdığım gibi, Besa Şiaê, Veli’nin iddia ettiği gibi Hesê Gêwe’nin eşi değil, Demenan Silahşörlerinden Mırzê Sılê Hemi’nin ikinci eşidir. Besa Şiaê, Çhemê Şêrxanu (Kutudere) Köyü’nden Samê Khêdi’nin kızıdır. Eşi, Dılê İvin oğlu öldükten sonra, Mırzê Sılê Hemi’nin Köyüne yerleşir ve onların evinde kalır. Mırzali Sengale ile evli olmasına rağmen, çocukları olmaz. Sengale, eşi Mırzali’nin Besa Şiaê ile evlenmesine rızalık verir ve evlenirler. Besa Şiaê ile olan evliliğinden, iki çocukları olur. Biri hastalanarak Laç mağaralarında ölür, diğer oğlu Seydali kurtulur ve hala hayatta olup, Dersim Merkez’de yaşamaktadır. Besa Şiaê ise daha sonra Elazığ’a yerleşir ve orada Demenanlı bir hamal ile evlenir, çok sonraları Elazığ’da eceliyle vefat eder.

Diğer bir asılsız iddia ise, Veli, “Hese Gewe, kaya oyuğu içerisinde önceden hazırladığı mevzidedir, askeri tek tek atışlarla dereye yuvarlamaktadır” diye yazmaktadır. Bunu okuduğumda, Baytar Nuri’nin abartıları ve uydurmaları aklıma geldi. Bunu Veli uydurdu demek istemiyorum, belki de başkasından duymuştur. Ama asıl durum böyle değildir.

Bu durumu kısaca özetlemek istiyorum. İvısê Sey Khali öldürüldükten sonra, Demenan savaşçıları -ki bunların sayısı yirmiyi geçmiyor- Laç mağaralarına çekilirler. İvıs kendi arkadaşlarının kurşunuyla vurulduğu için, silahları küser ve kola çıkmazlar. Kendi aralarında konuşarak, Laç’ı terk etme kararı alırlar. Burada Demenanların hepsi anlaşamaz. Hemê Cıvê Khêji, Qemê Cıvê Khêji, Besa Şiaê, Mırzê Sılê Hemi, Sılo Phıt, Welê Hemê Mıli gibi silahşorlar mağarayı terk edip çıkmak isterler. Bunlara karşılık, Hesê Gêwe, Sıleman Ağa, Sey Bayi, Wuşên Ağa (Cebrail Ağa’nın oğlu), mağarayı terk etmek istemezler.

Sengale Hanım anlatımında şöyle diyor, “Welê Hemê Mıli, Hesê Gêwe ile görüşüp, ‘mağaradan çıkın gidelim’ diyor. Ama Hesê Gêwe, ‘Hayır, çıkmam’ diye direterek, mağaradan çıkmadı.” (Tija Sodıri, sayı 6, Syf. 79). Veli’nin iddia ettiğin gibi, pusu kurduğu yerden tek tek asker öldürmüyor, kendisini korumak için mağarasında saklanıyor. Devamını “Ve Suyu Ateşe Verdiler” adlı kitabımdan takip edebilirsiniz.

Devamla, “Haydar Beltan’ın kitabını okurken, Yıvıse Şeyh Khali’yi vuranın kendi aşiretinden arkadaşı; Hese Gewe olduğunu duyunca, tüm hücrelerim ayaklandı. …onlara o insanlara yapılan en büyük haksızlıktır” diye yazıyor.

Benim kitabımım betimlemeleri dışındaki anlatımlar bana ait değil, kayıt altına almış olduğum sözlü tarih anlatımının iddialarıdır. Bu tür iddialar tamamen onlara aittir. Sadece, kaleme alıp yayınladığım için aynı zamanda ben de sorumluluk sahibiyim.

Veli, bununla demek istiyor ki bir savaşçı, başka bir savaşçı arkadaşını öldüremez değil mi? Peki şuna ne demeli? Veli yazısında diyor ki “Khaloların iki kardeş aşireti, operasyon öncesi birbirinden toplam seksen en iyi savaşçıyı öldürdüler.” Burada Veli demek istiyor ki “Benim yazdığım, başka aşirete mensup olan kardeşler seksen en iyi savaşçı kardeşlerini öldürebilir ama Haydar Beltan’ın yazdığı bir savaşçı bir diğer savaşçıyı öldüremez” değil mi? Neresinden bakarsan tutarsızlık.

Bu konuyu biraz açmak istiyorum. Evet, Hesê Gêwe de İvisê Sey Khali de kendi döneminin en iyi en cesur savaşçılarından biriydiler. Sözlü tarihin anlatımları bunu yeterince izah ediyor. Ancak kitabımda yazılı olan iddialar tümüyle bana ait değildir. Bunlardan birini özet olarak buraya aktarmak istiyorum.

Sengale Hanım, kendisiyle 1998 tarihinde Zazaca olarak yaptığım görüşmede bu konuyu detaylarıyla birlikte anlattı. Sengale Hanım, 1937 yılında 30 yaşın üzerindeymiş. Mırzê Sılê Hemi’nin eşi olup, Veli’in bahsettiği ve yanlış aktardığı Besa Şiaê de Sengale’nin kumasıdır.

Kendisine sordum, dedim ki “İbiş nasıl öldürüldü, anlatır mısın?” Yanında Besa Şiaê’nin oğlu olan Seydali’nin eşi Hezere de vardı. Verdiği cevapta şöyle dedi, özetleyerek ve Türkçe’ye çevirerek aktarıyorum.

 Sengale: “İbiş topun üzerindeki askere ateş ettiğinde, asker beyaz mendilini çıkararak topun namlusunun üzerine atıyor. Bu, teslim oldum anlamına geliyor. Arkadan vurup çocuğu öldürdüler. Bunlar (Demenanlar bn.) bakıyorlar ki, arkadan vurulan kurşun arkadaşlarının… İbiş gitmiş ki topu alsın, arkadan vuruluyor. Arkadan kim vurmuş? Bunlar vurmuş, baktılar ki arkadaşları vurmuş… Her kes de biliyordu ki o falan adam vurmuş. O da gitti, diğeri de gitti, hepsi de gitti.”

Hezere: “İbiş öldürüldüğünde, herkes karalar bağladı, kızdılar.”

Sengale: “İbiş öldürüldüğünde, kimse artık kola gitmedi.”

Hezere: “Demenanlar baktı ki bu kurşun bizim kurşun, inatlaşıp kızıyorlar ve askerin önüne de hiç kimse gitmiyor.”

Sengale: “O güne kadar, kavgada fazla Demenanlı öldürülmedi. İbiş’i kendi adamları öldürdü. Arkadan vurup öldürdüler.”

Peki İbiş’i neden öldürdüler? Diye soruyorum.

Sengale: “Ben ne bileyim. Kardeşim, şimdi de öyle değil mi? Şimdi, kim kimden kızıyorsa, çekemiyorsa gidip öldürüyor, ‘Talebeler öldürdü’ diyor.”

Bu anlatımdan sonra sessizleşti ve tamamen sustu. Uzun zaman konuşmadı. Konuşmamız bittikten sonra, benim ısrarım üzerine İbiş’i vuranın kim olduğunu söyledi ama sağ olduğu müddetçe yayınlamamam kaydıyla.

Okuyucu, bu söyleşimi, Tija Sodıri, 1999, Sayı: 6’yı bulup okuyabilir. Hesê Gêwe, diğer Demenanlar Laç’ı terk edip gittikten sonra, eşi, çocukları ve bazı arkadaşlarıyla mağaraya girip saklanıyor. İbiş’in Annesini ise mağaraya almıyorlar. Asker Laç’a girdikten sonra, İbiş’in annesini yakalıyorlar. O da Hesê Gêwe’nin kaldığı mağarayı söylüyor ve mağaradan indirip, karargâha götürüyor ve orada işkence ile öldürüyorlar. Yine bu olay, kitabım takip edilerek okunabilir.

Bu konu, Hesê Gêwe’nin oğlu Haydar Kaya’nın anlatımlarında ve Qemê Cıvê Qhêji ile yapılan söyleşilerde de geniş anlatılmaktadır.

Veli yazısının devamında, “Haydar, Yusufan aşiretini aklamaya çalışmaktadır. ….Ama Yusufanlar aşiret olarak iş birliği içinde olmuşlardır” diye yazmaktadır.

Öncelikle şunu vurgulamak isterim ki benim hiçbir aşireti aklama diye bir derdim yoktur. Her aşiretin olumlu ve olumsuz yanları olmuştur. Kitabımda bu konuda tamamen objektif davrandığım kanaatindeyim. Yusufanlı Kamer Ağa’nın, direnme ve teslim olma eğilim ve pratiklerini tanıkların anlatımlarına dayanarak yazdım. Karakolu Ağdad’a getirmesinin objektif ve sübjektif nedenlerini anlattım. Yine, Yusufanlı Kamer Ağa’nın oğlu Fındık Ağa’nın oynadığı rolü ve adım adım nasıl idama götürüldüğünü yazdım. Yusufanlı 49 kişinin nasıl Golê Çhetu da kurşuna dizilerek katledildiklerini bilmeyen yaktur. Vurulan, kaçan, sürgün edilen onca Yusufanlı’ya rağmen, sen Yusufanları bir bütün olarak “İşbirlikçi Aşiret” olarak lanse edemezsin. Tabi ki diğer aşiretlerde olduğu gibi, Yusufanlar’da da çokça milis çıkmıştır.

Kaldı ki bana göre, Yusufanlı Kamer Ağa ne ise, Abasanlı Sey Rıza da odur. Khureşanlı Aliyê Gaxi ve Wuşênê Seydi ne ise, Demenanlı Cebrail Ağa da odur. Her biri kendi aşiretinin lideri, her birinin kendi çapında hataları ve sevapları vardır. Her aşiretin de kendi çapında, olumlu ve olumsuz yanları vardır. Bir aşiret toptan direnen bir diğer aşiret te toptan ihanet eden şeklinde değerlendirilemez.

Yazının devamında, “Beltan’da yığınla yanlışı var. Mesela:” diyor, “Seyit Rıza, Elazığ’da veya başka bir yerde Alpdoğan’la hiç görüşmedi ve Elazığ’a da gitmedi. Devlet ile son temasında Yeşil Yazı’ya teslim olmaya durumu anlamaya gitti…” diye yazıyor.

Benim “yığınla yanlışımdan” birinin de bu konu olduğunu iddia ediyor. Bu konunun ayrıntısını kitabımda yazdım. Bu konuyu fazlaca uzatmak niyetinde değilim. Dolayısıyla yazdıklarımın da arkasındayım. Okuyucu kitabımdan takip edebilir. Kitabım anlatı-roman niteliği taşıdığı için, belgenin nereden alındığına dair bir not düşmemiştim. Bunun için burada sadece, bazı belgelere atıfta bulunarak Veli’ye cevap vermek istiyorum.

Veli’nin sanırım bilmediği bir konu var. Sey Rıza, Yeşil Yazı görüşmesinden sonra, devlet ile birçok kez görüşmeler yapmış, onlarca telgraf çekmiş ve mektuplar yollamıştır. Görüşmelere gidemediğinde ise oğlunu veya bir başkasını göndermiştir. Bunları, Baytar Nuri’nin kitabında, Serap Yeşiltuna’nın, “Devletin Dersim Arşivi” ve “Cumhurbaşkanlığı Dersim Arşivi” adlı kitaplarında bulabilir ve de sözlü hafızanın anlatımları üzerinden rahatlıkla bulabiliriz. Yine de kısaca bu durumu özetlemek istiyorum.

Yıl 1936, “26.08.1936 Sayı: Dosya: 96B454 Fon Kodu: 30..10.0.0 Yer No: 113.779..11. Dersimli Yukarı Abbas Uşağı aşireti reisi Seyit Rıza’nın hükümete teslim olması ve Elazığ’da 4. Umum Müfettişiyle yaptığı görüşmeye dair.” (Serap Yeşiltuna, syf. 133)

Bu belgede, “Sey Rıza’nın 31/07/936 Cuma Hozat’a gelerek hükümete dehalet etmiştir. Hozat’tan sonra, 1/8/936 Cumartesi günü Elaziz’e geldi. 3/8/936 Pazartesi günü kendisini kabul ettikten sonra Elaziz’de müfettişlik ve Tunceli vilayet teşkilatı ile ve bu teşkilatın Büro şefleriyle görüştü. …”

Bu belgeden de anlaşıldığı gibi, bunlar benim uydurduğum şeyler değildir. Pek ala bu belgeyi bazı arkadaşlar kabul etmeyebilirler. O zaman, bir de Baytar Nuri’nin kitabında yazdıklarına bakalım.

Baytar Nuri kendi kitabında, 1936 yılını anlatırken şöyle yazıyor, “Alpdoğan, mütekait Hıdırı, bir taraftan kışlaların inşasında kullanmakla beraber, diğer taraftan da Seit Rızayı kandırarak Elazize getirmek hususunun teminine tavzif etmişti….

Hıdır, General Alpdoğan’dan aldığı teminat üzerine tekrar Dersime gitmiş ve Seit Rızayı kandırarak Elaziz merkezine getirmeye ve general ile görüştürmeye muvaffak olmuştu….

Seit Rıza Elazize geldiğinde, general ile yalnız görüşmüş ve bu görüşmelerde başka hiçbir Kürt önderi hazır bulundurulmamıştı.” (Baytar Nuri, Syf. 213)

Bu iki belge, benim yanılmadığımın kanıtı olsa gerek. Veli, bu belgelerden habersiz olabilir veya haberi vardır ama belgelerin doğru olmadığını da söyleyebilir. Bunu bilemem ama tek bildiğim şey, Sey Rıza’nın 1936 yılında Abdullah Alpdoğan ile görüştüğüdür. Hatta 1937 yılında da Karaoğlan Nahiyesi Müdürüyle de görüştüğü belgelerden anlaşılmaktadır. İtiraz edilirse bu belgeyi de paylaşabilirim.

Veli, devamla diyor ki “Baytar Nuri, Beltan’ın dediği gibi, sürekli ihbarda bulunan, devlete bilgi ulaştıran bir konumda değil. Bu tümden yanlış; ancak onun milislerin başına geçmesi, en büyük hatası ve zaten o günden sonra Dersim’den çıkar bir daha da Dersim Halkının içine gelemez.”

Bu konuda, ben değil Veli yanılıyor. Halbuki Baytar Nuri kendi kitabında sürekli Dersim’e gidip geldiğini ve kendisinden gelişmelerle ilgili bilgi istendiğini açıkça yazmaktadır. Bir örnekle bunu kapatayım.

1929 yılında Diyarbakır 1. Umum Müfettişi İbrahim Tali, Baytar Nuri’yi Diyarbakır’a çağırır. Diyarbakır’a gider ve İbrahim Tali’ye misafir olur. İbrahim tali, “Sizi Dersim’e Göndereceğim, orada mühitiniz halkı ile temas ederek bu meseleler hakkında fikir ve maksatlarının ne olduğunu bana bildirmelerine tavassut etmenizi memleketimizin selameti namına sizden beklerim” diyerek Baytar’dan ricada bulunur.

Baytar Nuri bu teklifi memnuniyetle kabul eder ve Dersim’e döner ve durumu Sey Rıza’ya anlatır. Kendi deyimiyle, diğer aşiretlerle konuşur ve 6 Mayıs 1929 tarihinde İbrahim Tali’ye bir telgraf çeker. Ayrıca, Baytar Nuri’nin Dersim’de serbest dolaşması için kendisine bir vesikanın verildiğini, kendisi yazmaktadır.

Yine, “Laç Deresi mağaralarında Beltan’ın dediği gibi her aşiretten insanlar yoktu. Buda yanlış ve abartı” diye yazıyor Veli.

Sayın Veli, benim yazdıklarımın abartı ve yanlış olduğunu nereden biliyor acaba? Elinde bir belgesi mi var? Varsa bunu ispatlaması gerekiyor. Belgesi yoksa, öyle ezbere konuşarak, başkasını haksız yere suçlamaktan vaz geçmelidir.

Yazısında diyor ki “Demenanlar’ın 200 nüfusu, 100 silahı var.” Peki sormak isterim, Laç Mağaralarında sadece 200 kişi mi öldürüldü? Öldürülen bu 200 kişinin hepsi de Demenanlı mıydı? Eğer sadece 200 kişi öldürülmüş ve bunların hepsi de Demenanlı ise Demenan Aşireti’nin bitmiş olması gerekmez miydi? Sözlü tarih ve yazılı belgeler Laç Mağaralarında 300-500’den fazla insanın katledildiğinden bahsediyor! Marçik’te ve diğer yerlerde katledilen Demenanları da işin içine koyarsak, nüfusu bir hayli fazla gözüküyor.

İşin gerçeği ise şöyle. Laç Deresinde silah elde direnen Demenanlı sayısı, 17-20 arası. Bunlardan üçü, o sırada Laç’ta öldürülüyor. Hesê Gêwe ve diğer iki kişi de yakalanıp dağda işkence edilip kurşuna dizilerek katlediliyor. Diğerleri de ailelerini alarak Laç Mağaralarından çıkıp gidiyorlar. Sonra, Hemê Cıvê Khêji ve Aliyıo Qız çatışarak öldürülüyor. Kalanlar da yedi yıl dağda kaldıktan sonra, af ile birlikte gelip teslim oluyorlar. Kısaca işin özeti bu.

Peki diğer öldürülenler kim? Yine Sengale’ye baş vuralım. “…Khalanlar toplanıp Demenanların kapısına dayandılar. Demenan silahşorları onları koruyarak, Laç mağaralarına getirdiler. Bırakmadılar onlardan biri bile öldürülsün, toplayıp Laç’a getirdiler… Bakın şimdi, Sarê Xêçhe, Asuru, Beytu, Semku… ben sana ne diyeyim, Erzincan’da ne varsa, etrafında ne köyler varsa, hepsi toplanmış, ‘Demenan Deresi’ne gidiyoruz’ demişler. Bunlar toplanıp gelmiş, Demenanların üzerinde kalmışlar. Demenanlar çarpışa çarpışa onları da yanına alıp korudular…. Sey Bayi, ailesi, Sıleman Ağa, eşi, Sey Kêmalu ailesi, bizim tarafta (Laç’ta, bn.) kalmışlar” diye anlatıyor.

Diğer bir tanığa daha baş vurmak istiyorum. Bu Tanık, yukarıda bahsettiğim Demenanlı Cıvê Khêji’nin oğlu Qemê Cıvê Khêji’dir.

“Laç Deresi’nde kaç kişi katledildi?” diye sorulur kendisine.

Qemê Cıvê Khêji: “Laç Deresi’nde Demenanlardan fazla kişi katledilmedi. Laç kavgasında, bir İbiş birde başka biri öldürüldü. Mağara işkal edildiğinde, mağarada Kalan Aşiretinden insanlar da vardı, Semkular vardı, Beytu, Asuru, Sey Bayi Ailesi, biraz da Demenanlı vardı. Ama orada Demenanlı fazla kırılmadı. Demenanlar zaten teslim olmuşlardı. Teslim olanların hepsi kırımdan geçirildi. Laç Deresi’nde öldürülenlerin çoğu, Aşuru, Beytu, Semku, Demu, Khalu, Avasu aşiretine mensup olan, yaşlı, genç, kadın, erkek, kız, çocuk, bebektiler…”

Daha başka tanıklara da baş vurabilirim ancak, o dönem 30 yaşlarında olan Sengale Hanımın ve Laç Deresi Savaşçılarından biri olan Qemê Cıvê Khêji’nin anlatımları bile, benim yanlış ve abartılı konuşmadığımın birer ispatıdır.

Sonuç olarak, “Ve Suyu Ateşe Verdiler” adlı kitabım, Anlatı-Roman niteliğindedir. Kitaptaki kişiler, yer isimleri, olaylar, yaşanılanlar, aşiretlerin hepsi, uydurma değil, tamamen gerçektir. Bu anlatımlar da bana ait değil, sözlü hafızanın anlatımlarıdır. Doğrusuyla, yanlışıyla insan-ı kamillerimize aittir.

Veli, söylediklerini belgeleyemezse, hayali şatoları kuran, abartan, uyduran biri olarak hafızalarda yerini alacaktır. Kitabım, bırak isyan ettiler tezlerine malzeme oluşturmayı, bu mantığı çürüten bir eserdir.

Burada anlattıklarım doğrultusunda, Veli’nin kitabımı bir kez daha okumasını, “VE SUYU ATEŞE VERDİLER” kitabından da özür dilemesini öneririm.

Halk deyimiyle, “Bilmemek ayıp değil, öğrenmemek ayıptır.”

Veli’nin eleştirileri, içi boş bir tenekeye benzemektedir. “İçi boş teneke, dolu fıçıdan daha çok ses çıkarabilir ama yine de içi boştur.”

Umarım, yazdıklarım okuyucuyu aydınlatmış, eleştirene de yardımcı olup ödüllendirmiştir.



Nisan 2024
PSÇPCCP
1234567
891011121314
15161718192021
22232425262728
2930 

Daha Fazla Makale Haberler