Bizimle iletişime geçin

Editörün Seçtikleri

“Yeni” Savaş Konseptinin İktidar Kliği ile Sürdürülmesi ve Burjuva Seçimler!

Ezilen ve sömürülenlerin bu seçimlerden, burjuva çizgideki sonuçlardan öte bir sonuç çıkarmak durumundadırlar. Devrim ve sosyalizm mücadelesinin özneleri, dönemin toplumsal direnç noktaları üzerinden sonuçlar çıkarırlar. “TC” düzeni, 2023 seçimlerine burjuva kliklerin temel olarak ekonomi ile egemenlik aracı olan devleti nasıl yapılandıracağına dair, burjuva kliklerin çıkarlarını esas alan kamplaşma ile girdi. Mevcut kliklerin konumlanışı, aynı zamanda “TC” egemenler sisteminin politik ve ideolojik krizini de tarif etmektedir. Burjuva seçim, tekçi diktatörlüğün elini kısmi güçlendirse de esas olarak sistemin krizine nefes aldırıcı olmamıştır.

Türkiye-Kuzey Kürdistan, 15 gün arayla iki seçim süreci yaşadı. 14 Mayıs’ta gerçekleşen burjuva parlamento ve cumhurbaşkanlığı seçimi ve ardından ilk turda gerekli oy çoğunluğunu alamayan burjuva adayların rekabetine sahne olan, 28 Mayıs Cumhurbaşkanlığı seçimleri. Her iki seçimin, burjuva siyaset ve devrimci siyaset açısından değerlendirilmesi ve muhasebe edilmesi gereken birçok boyutu bulunmaktadır. Bir önceki seçimlerden bu yana, cereyan eden her politik süreçte hazırlığı yapılan, özellikle burjuva muhalefet kliği olan “Millet İttifakı” ve iktidar bloğu olan “Cumhur İttifakı” tarafından yaşanan tüm süreçlerin seçim politikasına endeksli ele alındığı, burjuva sınıf kimliğine uygun kirli siyasetin sahne aldığı süreç, 28 Mayıs’ın ardında burjuva klikler arasındaki çatışmalar ile ulusal ve sosyal çelişkilerin artarak sürecek olan bir sürece bıraktı.

Burjuva seçimlerin niteliği açıktır. Demokratik olarak toplumun iradesini yansıtmaktan öte, baskın olan burjuva kliğin önemli avantajlarının olduğu bir süreç olarak icra olunur. Toplumun burjuva siyaset ikilemine mahkûm edildiği böyle koşullarda, kitlelerin tercihe zorlanması, burjuva siyasete entegre edilmesi, burjuva seçimlerin anti demokratik muhtevasının bir boyutudur. Bu anlamıyla, burjuva seçim sonuçları, toplumun iradesinden öte, burjuva politikada baskın olan burjuva kliğin iradesini tesis eder. Lakin sistemin kuşatmasında, sosyolojik olarak burjuvazinin oy deposu haline gelmiş geri kitleler, burjuva seçimlerin ana dinamiğini oluşturmaktadır. Ve geri kitlelerin tercihi, ulusal-sosyal çelişkilere göre şekillenmemekte, daha çok baskın olan burjuva kliğin yönlendirmesine göre şekillenmektedir.

Bu genel durumla beraber, “TC” hâkim güçlerinin, muhalif ve iktidar klik kimliğiyle burjuva seçim sürecini örgütlerken, sürdürdükleri kirli siyaset ve entrika, şiddet ve baskı sarmalı, toplumsal sosyoloji arasında yarattıkları derin kamplaşma, toplumsal iradeyi daha farklı boyutta darbelemekte, toplum burjuva siyaset minderinde “tercih”e zorlanmaktadır. Burjuva siyasetin belirli kitle desteğini arkasına alması üzerinden toplumsal çelişkileri tanımlamak, devrimci kitlelerin sistemle yaşadığı derin çelişkileri yok saymak, burjuva siyasetin kuşatmasına teslim olan tasfiyeci, pasifist anlayıştır.

Burjuva seçimler sürecinde, tercihsiz kalan yığınları, burjuva siyaset konsolide edebilir. Kuşkusuz bu konu daha özel başlıkla ele alınıp işlenmesi gereken bir konudur. Ama burjuva seçimleri, iktidarda olma avantajını iktidarda kalma koşuluna çeviren Erdoğan’ın kazanması üzerinden, toplumsal dinamiklere dair yılgınlık teorisi geliştiren, ezilen ve sömürülen halkı “zulüm edenine aşık” olarak tanımlayıp devrimci toplumsal öznelere “yuvalarına çekilmeyi” salık veren anlayışlara karşı bu vurguyu yapmayı gerekli görmekteyiz. Unutulmamalı ki, burjuva seçim sahasında, “galip” gelen veya “yenilen” burjuva aktörlerdir. Toplum iki burjuva siyaset arasında “tercihe” zorlanmıştır. Tartışmasız devrimci siyaset açısından bu denklemden çıkaracağımız önemli devrimci sonuçlar vardır. Ama yenilen burjuva kliğin ruh hali ile toplumsal dinamikleri tanımlamak, toplumsal devrim ve mücadelenin yönünü tayin etmek, burjuva parlamenterist tasfiyeciliktir.

Burjuva kliklerin seçim üzerinden yürüttüğü çatışmanın ortak hedefi, sermaye iktidarının yönünü tayin etme stratejisidir!

14 Mayıs ve 28 Mayıs seçimler sürecinde, her iki blok seçimleri kazanacağız iddiasında olsa da sürece hâkim olan genel durum belirsizlikti. İktidar bloğu “Cumhur İttifakı’nın”, toplumda ekonomik-demokratik-sosyal kapsamda yarattığı derin yıkım, “Millet İttifakı”na önemli avantajlar sunsa da (ki anketler dahil tüm öngörüler bu yöndeydi), bu seçimlerde hâkim olan belirsizliği ortadan kaldırmıyordu. Erdoğan’ın ana aktörü olduğu “Cumhur İttifakı’nın”, belirli avantajlarına değinmeden önce, seçimler sürecinde Türkiye işbirlikçi tekelci komprador sermayenin tutumunu okumak gerekir. Ki bu aynı zamanda uluslararası emperyalist sermayenin sürece dair stratejilerini de anlamamıza olanak sağlayacaktır.

“TC” egemenler sisteminde burjuva kliklerin çatışmasının ana mahiyeti, farklı sermaye kliklerinin stratejik planlamalarıdır. İç ve dış alanda ekonomik-siyasal kriz sarmalında olan sistem, sermaye tekellerinin rekabeti ekseninde, devleti, ekonomiyi yapılandırma stratejisi belirlemiş ve seçim süreciyle ortaya çıkaracağı burjuva siyasal aktörlerle bu stratejilerine alan açmaya çalışmaktaydı. Burjuva klikler arasında bu farklı düzlemde cereyan eden stratejik planlama çatışması, genel anlamda burjuva sistemde önemli yarılmalar yaratırken, toplumsal hegemonyanın tesis edilmesinde de önemli fay hatlarını kırma eğilimindeydi. İki burjuva kliğin mevcut konumlanışı, sistem krizine dair ortaya koydukları iktisadi-politik yönelim, burjuva klikler arasında biri lehine niteliksel bir baskın olma hali yaratamıyordu ve seçim sürecine esasta belirsizlik hâkim oluyordu.

“Cumhur İttifakı”nın ilk avantajını bura üzerinden tanımlamak gerekir. Neoliberal politikaların kapsamlı uygulayıcı olarak AKP-MHP-Erdoğan iktidarı, sermayenin hareketinde tayin edici politikalar geliştirmiş, iktidarının ana kolonu olan sermaye gruplarının palazlanmasında-büyümesinde rolünü oynamıştır. Merkezileşmiş ve tekleşmiş bir devlet aygıtı, iktisadi ve sosyal alanlardaki tekleşmeye paralel olarak işletilmekte ve sermaye, mevcut iç ve dış politik konjonktürde böylesine totaliter bir yönetimi ihtiyaç olarak görmektedir. Yani Erdoğan tekçiliğinde birleştirilen açık faşizm, sadece Erdoğan’ın kişisel niteliğinin ürünü değil, neoliberal kapitalist sistemin iktisadi-politik sürecinin ürünüdür. Ve Erdoğan sınıfsal kimliği ile, sermayenin bu sürecinin ihtiyaçları örtüştüğünden Erdoğan’ın aktör koltuğunda bir dönem daha kalması kararına dönüşmüştür.

Sürdürülen iktisadi-siyasal politikaların toplumda yarattığı derin çelişki ve sistemin yaşadığı kriz hali, tekelci sermayeyi yeni aktör arayışlarına itmiş gibi görünse gerçekten olan şey, asıl tercihleri olan Erdoğan’ı seçimler üzerinden kitlelilerin eğilimiyle test etmek olmuştur. Ama sermaye her “yeni” burjuva aktöre ihtiyaç duyarken, o aktör özgülünde sermaye açısından güven ve istikrarı esas alır. Bu konuda “Millet İttifakı” son dört yılda hazırlanmaya çalışıldı. Burjuva sermaye kliğinin muhalefetteki temsili olarak hazırlanan bu siyasal aktörlere biçilen görev, sadece sermayenin bir kesiminin çıkarlarının tesisi değil, emperyalist ve onun yörüngesinde olan Türk komprador tekelci sermayenin çıkarlarının tesisidir. Ama “Millet İttifakı’nın” burjuva demokratik söylemden milliyetçi-ırkçı kulvara kadar olan siyaset yapma tarzı, iç bütünlüğü olmayan, sermayenin hedeflediği istikrar ortamını sağlayamayacağı görüntüsünü vermiş ve derin kriz koşullarını aşma aktörü olarak tercih edilmemiştir.

Başta “Millet İttifakı” diyen bazı sermaye gruplarının “Cumhur İttifakı’na” dönüş yapmaları, Erdoğan’ın seçimi “kazandıktan” sonra ABD’den Katar’a kadar emperyalist ve bölgesel gerici güçlerin tebrik ve birlikte çalışma vaatleri, bu durumu ortaya koymaktadır. Yani uluslararası politika ve iç politika zemininde, büyük sermaye Erdoğan ile bu süreci sürdürme kararı almıştır. Seçim süreci öncesi, büyük sermaye gruplarının, iktisadi-sosyal politikaları farklı stratejilerle sürdürmesi, seçim süreciyle birlikte esasta büyük sermayede tercihini netleştirmiş, Erdoğan tekçi diktatörlüğü ile bir dönemi daha sürdürme eğilimi baskın olmuştur.

Erdoğan ve şürekâsı, sermayeden aldığı bu güçle, seçim sürecinde iktidar olmanın avantajlarını etkin kullanmış, toplumsal kamplaşma ekseninde konsolide ettiği seçmen tabanını, bir biçimiyle “Cumhur İttifakı’na” kanalize etmiştir. Bunca iktidar avantajına karşın, AKP’nin aldığı oy oranı ve Erdoğan’ın yüzde 50 artı biri zor yakalaması, AKP ve Erdoğan’ın önemli bir güç kaybettiğini ortaya koymaktadır. Yolsuzluk, hırsızlık, kara para ve mafya ilişkileri, ağır ekonomik krizin yarattığı kitlesel yoksullaşma, işçi ve emekçilere, Kürt ulusuna, Alevilere, kadınlara, LGBTİ+’lara karşı geliştirilen savaş koşulları, AKP ve Erdoğan’a karşı önemli bir toplumsal karşı koyuş geliştirmiştir. Ama bu toplumsal itirazın olması ile, bu toplumsal itirazın örgütlenmesi aynı şeyler değildir.

Devlet erkine sahip olmanın bütün olanaklarını seferber eden Erdoğan ve “Cumhur İttifakı”, elindeki medya gücü, polis, yargı, mali kaynakları kullanarak sonucu kendi lehine çevirecek bir seferberlik yaratmıştır. İktidar olanaklarıyla, yiyicilik ve rant ilişkisiyle nemalandırarak ve toplumsal sosyolojiye göre din, milliyetçilik, ırkçılık çizgisine göre konsolide ettiği oy potansiyelini esasta koruma stratejisi geliştiren Erdoğan, yine de partisinin oy oranını koruyamamış, yüzde 35 seviyelerine gerileyerek 2002 seviyelerindeki oy oranına düşmüştür. Bu “kazandık” diyen iktidarın Pirus zaferidir. Üstelik devlet olanaklarıyla şişirilen oy seviyesidir. AKP’nin kaybettiği bu toplumsal desteği gören Erdoğan ve şürekâsı, geliştirdiği ittifak siyaseti ile, İslamcı ideoloji-milliyetçi kamplaşma ile konsolide edilen oy potansiyelinin Yeniden Refah, HÜDA PAR, BBP gibi ayni siyasal motiften beslenen siyasal aktörler üzerinden “Cumhur İttifakı”na esasta entegre ederek, süreci yönetmiştir.

Dönemsel olarak, İslamcı ideolojik sosyolojik yapının konsolide duruşu, aslında kendi içinde derin çatlaklar barındırmaktadır. AKP’nin yaşadığı erime, “Millet İttifakı’nda” yer alan AKP’nin kurucu evlatlarının sıfıra yakın çeken oy oranları, İslamcı politik çizginin tabanını uzun erimli konsolide edemeyeceğinin verilerini vermektedir. Meclis ve “Cumhur İttifakı” bileşenleri ve politik-ideolojik konumlanışları, daha derin çatışmaların olma olasılığını güçlendirmektedir. Yani seçim sürecinde, esasta siyasal İslamcı, cihatçı ideolojik çizgiyi, mevcut aktörleriyle yan yana getiren Erdoğan, bu çizginin ciddi güç kaybı yaşayacağı, iç ideolojik kriz halini alacağı sürecin de momentini oluşturmuştur. Bu anlamıyla, seçimler süreciyle oluşan “dengeler” gözetildiğinde, öne çıkan sonuçlardan biri şudur. Burjuva klikler arasındaki çatışma daha da derinleşecek ve bu sadece ana iki kamp olarak bölünmüş burjuva klikler arasında değil, her iki ana burjuva kampların bileşenleri arasında da derinleşecektir.

Lakin, Erdoğan’ın “kazandığı”, Kılıçdaroğlu’nun “kaybettiği” biçiminde kurulan matematiksel denklem,” TC” hâkim sınıflar için bir siyasal istikrar anlamına gelmemektedir. Hem Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde az olan oy farkı, hem de oluşan parlamento bileşeni, seçim süreciyle hâkim sınıfların hedeflediği “siyasal istikrar” beklentisinin uzağında kalmıştır. Yani burjuva sistem bir kriz hali yaşamaktadır ve burjuva seçimler bu kriz haline deva olamamıştır. Aksine gerek burjuva muhalefet kliği içinde gerekse de iktidar kliği içinde yeni çatışmaları fitillediği gibi, burjuva klikler arasındaki çatışmaların farklı boyutlar alacağı bir tablo ortaya çıkmıştır.

Toplumsal hak ve özgürlükler, ekonomik refah sloganı ile kitleleri kendisine yedeklemeye çalışan “Millet İttifakı”, II. tur seçiminde ana kodlarına rücu etmiştir!

AKP-MHP iktidarının yarattığı toplumsal enkaz, ezilenlere karşı geliştirdiği kapsamlı savaş stratejisi üzerinden, geniş toplumsal kesimi kendisine yedeklemek için “rejim değişikliği” manipülasyonunu kullanan burjuva muhalefet, kent yoksullarının, iktidara karşı olan toplumsal kesimlerin önemli oranda oyunu alsa da dinci, ırkçı, milliyetçi siyaset ile sosyolojik olarak iktidar tarafından konsolide edilen oy potansiyelini kazanamamıştır. Kılıçdaroğlu’nun etno-sosyal kimliği üzerinden geliştirilen “öteki” algının bunda bir etkisi olsa da esasta burjuva muhalefetin, çizgisindeki tutarsızlık belirleyici olmuştur. Toplumsal haklar ve özgürlükler konusunda özellikle Kürt ve devrimci demokrat güçlerin oyuna talip olan burjuva muhalefet, ikinci turda devletin klasik kodları üzerinden siyaset yürütmüş ve tekçi, milliyetçi niteliğiyle sınıfsal niteliğini ortaya koymuştur.

Burjuva muhalefet bu kadar parçalı olmasına karşın, Kılıçdaroğlu’nun aldığı oy oranı, toplumsal huzursuzlukları ve itirazları beyan etmektedir. Burjuva muhalefetin son Zafer Partisi ittifakı ile ortaya koyduğu ırkçı söylemler, göçmenler üzerinden geliştirilen linç siyaseti, “terörle mücadele kararlılığı” adı altında Kürt ulusu ve devrimci sosyalist güçlere karşı tayin edilen savaş politikalarına, politik tercih yapan seçmenlerde tavır almaya dönüşmüş ve sandığa gitmemiştir. Bu bileşende düşünüldüğü zaman, toplumsal muhalefetin kapsamı, burjuva muhalefetin aldığı oy oranının üstündedir. Yani Erdoğan’ın yüzde elli artı bir çoğunluğu burjuva seçim sistemi yanıltmacasıdır. Burjuva “çözümlerde” tercih yapmayan politik kitle tabanı, bazı siyasal aktörlerin çağrılarına karşın sandığa gitmemeleri, devrimci-sosyalist çizgide siyaset yapan güçlere bir çağrıdır aynı zamanda.

Son tahlilde burjuva seçim minderinde hedeflerine ulaşamayan burjuva muhalefettir. Bu süreç, burjuva siyaset sahasında yeni aktörleri ortaya çıkaracağı gibi, bazı aktörleri de siyaset sahasından çekecektir. Erdoğan’ın “zafer” konuşmasında CHP’nin ve “Millet İttifakı’nın” iç çelişkilerini kaşıyan açıklamaları sürekli tekrar ederek öne çıkarması, hedefine uygun burjuva muhalefeti dizayn etme amacı iken, burjuva muhalefet sahasında da bu süreç aktüeldir. İmamoğlu’nun “mücadeleye devam” beyanı ile “aynı yöntemlerle farklı sonuçlar elde edemezsiniz. Değişmeyen tek şey değişimdir” çıkışı, önümüzdeki süreçte özel olarak CHP içinde genel olarak burjuva muhalefet alanında yaşanacak aktör değişimlerinin sinyalini vermektedir. Bunun hangi kesitte olacağı farklı bir konudur ama süreç bu boyutu ile de çatışmalı gelişecektir.

AKP-MHP iktidarı halka düşman niteliğiyle, ezilenlere karşı sürdürdüğü savaşta “yeni” bir konsept örgütlemektedir!

Erdoğan seçim “zaferi” konuşmasında, tüm toplumsal muhalefete savaş ilanını yeniden beyan etmiştir. “Seçimin kaybedeni yok, 85 milyon kazandı” açıklamasının hemen akabinde, sürece itiraz eden, farklı politik tutumlarla toplumsal muhalefet cephesinde yer alan kesimlerin “ümüğünü sıkma” tehditleri, ezilenlerin, sömürülenlerin bu seçimde bir kazanımının olmadığını ortaya koymaktadır. Çünkü iktidar, ezilen ve sömürülenlere baskı şiddet ve sömürü ile sınıfsal savaşımını yeniden beyan etmiştir. Selahattin Demirtaş üzerinden ortaya konan kin ve nefret söylemleri, tekçi-ırkçı-zihniyetin Kürt ulusuna uyguladığı milli zulüm, işgal ve katliamların kesintisiz devam edeceği tutumudur. Kadınların, LGBTİ+’ların bir kez daha hedef alınması, cihatçı “ahlak” anlayışının şiddetle sürdürülmesidir. Ve “yenilenme” adı altında oluşturulacak kabine, sömürülen, ezilen, cins baskısı altında horlanan, ulusal ve inançsal kimliği yasaklar kapsamında olan halklarımıza karşı boyutlandırılacak olan savaş kabinesi olacaktır. “TC” hâkim sınıflarının 2023 konsepti, tekçi-ırkçı-sömürücü-cihatçı zihniyetinin kendisini daha ileri düzeyde kurumsallaştırma konseptidir.

Bu anlamıyla ezilen ve sömürülenlerin bu seçimlerden, burjuva çizgideki sonuçlardan öte bir sonuç çıkarmak durumundadırlar. Devrim ve sosyalizm mücadelesinin özneleri, dönemin toplumsal direnç noktaları üzerinden sonuçlar çıkarırlar. “TC” düzeni, 2023 seçimlerine burjuva kliklerin temel olarak ekonomi ile egemenlik aracı olan devleti nasıl yapılandıracağına dair, burjuva kliklerin çıkarlarını esas alan kamplaşma ile girdi. Mevcut kliklerin konumlanışı, aynı zamanda “TC” egemenler sisteminin politik ve ideolojik krizini de tarif etmektedir. Burjuva seçim, tekçi diktatörlüğün elini kısmi güçlendirse de esas olarak sistemin krizine nefes aldırıcı olmamıştır. Büyük sermayenin daha fazla palazlanması ekseninde sürecek iktisadi politikalar, işçi ve emekçilerin açlık sınırına dayanan yaşam standartlarını daha da geriye çekecektir. Burjuva seçimler vesilesiyle, burjuva ideologların, iktidarın güç olarak örgütlediği milliyetçi-cihatçı-ırkçı tekçi zihniyet, Kürt ulusu başta olmak üzere, göçmenlere, Alevilere, kadınlara karşı yeni bir baskı ve şiddet kıskacı örgütleyecektir. Bu koşullar, sınıfsal-sosyal çelişkilerin daha da derinleşmesi anlamı taşıyacaktır.

Devrimci, komünist güçlerin üzerinden yürüyeceği toplumsal zemin, daha dinamik ortaya çıkıyor-çıkmaktadır. Bir burjuva kliğin yaşadığı başarısızlık, emek ve özgürlük güçlerinin hanesine yazılamaz. Önemli olan devrimci, sosyalist güçlerin kendi siyasal projeleri ve ilkeleriyle kitlelerle buluşmasıdır.

Bir başka yazı konusu olsa da burada kısaca vurgulamak gerekmektedir. Esas tehlikeyi bertaraf etme adı altında, bir başka tehlikeyi çözüm olarak görmek, yani hâkim olan faşist burjuva kliği bertaraf etmek için, gelenekçi ve güncel kodlarıyla bir başka faşist burjuva muhalefetin siyasal yörüngesine girmek, kitleler nazarında karşılık bulmadığı gibi, devrimci siyaset açısından tasfiyeciliktir. Burjuva seçimleri çözüm olarak gören, bir burjuva kliğin şemsiyesine siyasal iradelerini teslim eden politik konumlanış, son tahlilde burjuva kulvara hizmet eder. Bu seçim bu konuda önemli deneyimler ortaya çıkarmıştır. Bunu önümüzdeki süreç değerlendirmeleri ile açığa çıkarmak, politik görevimizdir…

Bu koşullarda, emek eksenli bir politik hattın yeni imkânları ve geçmişteki eksikleri üzerinde derhal durmanın önemi açığa çıkıyor. Ortaya bir ‘yenilgi’ çıkacaksa da bu emekçi sınıflar ve halkın yenilgisi değildir. Onların yenilgisi, fiziki varlığının tabloya müdahale etmekten çok uzak olmasıyla seçim dışı bir konudur. Öyleyse aşılması da seçim dışı bir düzlemde mümkün olmalı…

Bu yazı ilk olarak Halkın Günlüğü gazetesinde yayımlanmıştır.



Mart 2024
PSÇPCCP
 123
45678910
11121314151617
18192021222324
25262728293031

Daha Fazla Editörün Seçtikleri Haberler